13 Kasım 2013 Çarşamba

Milyonlarca kitabın içinde bir kitap...



Uzun süredir içimi kemiren ama nasıl olsa bir gün hallederim diye sürekli ertelediğim bir meseleydi: Necdet Sander çevirisi Küçük Prens’imi, hiç yapmamam gereken bir şey yapıp, hiç vermemem gereken birine vermiştim ve o da yapması gereken şeyi yapmıştı.

Kitap, abimin hediyesiydi, ne yazık ki Sander yayınları artık yoktu, yeni baskılar asla o boyutta olmuyordu, üstelik kimse kapaktaki “Küçük Prens” yazısına özenmiyordu, en önemlisi diğer çevirilere asla alışamıyordum. Senelerce söylendim durdum.

Volkan temizlemek mi zor, sahaf sahaf dolaşmak mı? Gökçe, volkan temizlemeyi tercih edecektir, sorun, anlatsın :)

Evet, ara sıra sahaflarda bir Sander baskısına rastlıyordum. Ama ya çok harap halde oluyorlardı ya da çok para vermek gerekiyordu. Üstelik rastladıklarımın hiç birinin ilk sayfasına abim mavi bir kalemle, 1982, Pursaklar – Ankara yazmamıştı (ilk harfler küçük).

İşte böylece her bulduğum nüshaya bir kulp taktım ve kâh kitabı verme gafletinde bulunduğum çocuk belki nedamet getirir, acele etmeyeyim; kâh sahafın birinde bir gün kendi kitabıma rastlarım ve onu o hayattan çekip kurtarırım diye diye kendimi avuttum. Zaman içinde sahaflardaki nüshalar azalmaya, fiyatlar daha da yükselmeye başladı.

Şşşş, uyuyor!

Sonra Ali doğdu ve bu gece kaç saat uyuyacak, bu hafta kaç gram alacak, kulaklarındaki kıllar dökülecek di mi türünden yeni dertlerin arasında eski derdim gittikçe dikenlenmeye başladı. Hemen bir şeyler yapmazsam, Ali Küçük Prens’le oldukça uygunsuz şartlar altında tanışmak zorunda kalacaktı.

İmdadıma nadirkitap.com yetişti, son derece beyefendi bir satıcı, iyi durumdaki bir Sander yayınları baskısını, makul bir ücret karşılığında satıyordu, hemen sipariş ettim, kitap sağ salim elime geçinceye kadar heyecan, heyecan…

Gökbilimciyi kıyafetleri nedeniyle ciddiye almayan büyükleri çok ayıpladık...

Sonra aradan yine yıllar geçti. Nihayet geçen pazar, kitabı Ali’yle bitirdik. Büyüklere laf anlatmanın çok yorucu olduğu hususunda yazara çok hak verdi Ali. Küçük Prens’in dünyada çok az kaldığını, çok az insanla tanıştığını düşünüyor. Küçük Prens, tek bir gülün, dizlerine ancak gelen ve biri belki de sonsuza dek sönmüş olan üç volkanın kendisini hiç de büyük bir prens yapmayacağından şikâyet ettiğinde yadırgadı: “E, kendi adını bilmiyor mu, Küçük Prens işte, nasıl büyük olsun?”

Kitap bitince de, hemen kapıya koştu, “Anne, acele et, hemmen Afrika’ya gidiyoruz!”


Metni Necdet Sander çevirisinden okuduk ama resimlere, mavibulut'un üçboyutlu baskısından baktık....

1 yorum:

esra yoral dedi ki...

geri gelmeyen kitap acısını yaşayan, kızmaktan ve istemekten utanan tek ben kaldım sanıyordum.

okudukça kıymetli hassasiyetlerde yalnız olmadığıma sevindim.

ali çok haklı, küçük prens'ler o kadar o kadar az ki..

öpüyorum yakışıklıyı.

esra