09 Şubat 2010 Salı

Doğuştan değnekçi...

Ali'nin ilk söylediği kelimelerden biriydi opopark. Garaj ve "gel gel gel gel" de otoparkla aynı zamanlarda repertuarına giren laflardandır... Tuba geri vitese attığında, ya da etrafta geri geri giden bir araba gördüğünde, Ali'nin oturduğu yerden, hiç istifini bozmadan "gel gel gel gel" çekmeye başladığını duyunca, Oğuz teşhisi koymuştu: "Doğuştan değnekçi"...
Kendisini, yukarıda değnekçilikle başladığı kariyerini, otoparklar kralı olarak taçlandırdığı yatağımızda görüyorsunuz...

Ayna ayna söyle bana...

Hadi ayıplanmaktan çekinmeyip anlatayım, o korkunç soruyu ilk benden duydu Ali... Geçen gün evde oturuyorduk, tam hafta sonu sıkıntısı, biraz Ali'yle eğleneyim dedim, sordum: "Alicim, Mahmut'u mu daha çok seviyorsun, Tuba'yı mı?"
Cevap hiç sekmeden geldi: "Ömer'i seviyorum ben." Sonra da ekledi, "Ööb'ü de seviyorum ama, Bakegin'i de seviyorum ama, Bagıg'ı da seviyorum ama, Hayiy'i de seviyorum ama..."

Ömer'le telefon konuşmalarını da Yasemin bir ara yazsın... O vakte kadar, şu iki fotoğrafa bakıp, konuşmaların tonunu tahmin edebilirsiniz...

Bi kere önce o eli indir...

06 Şubat 2010 Cumartesi

Garfield


Bu hafta, sadece ilk tweetini girmekle kalmadı Ali, ilk sinema tecrübesini de yaşadı. İlk seferinde üç boyutla karşılaşınca kendisi, düşünmeden edemedim, kuşak farkı dedikleri, böyle böyle oluşuyor işte...
Tuba, Ali ve Ali'nin kuzenleri Enes ve Furkan (küçük set) birlikte gittiler. Ali, bilhassa başlarda çok hoşlanmış, Tuba'dan film esnasında gelen SMS'i de paylaşmak istiyorum müsaadenizle: "Garfield'deyiz. 3 boyutlu gözlük Ali'ye kocaman oldu. Arada hopluyor yavrum :)"
Ali kendisi hoplamış ama Allah'tan Tuba'yı hoplatmamış. Aradan sonra, ışıkları kimin kapattığını, neden hala açmadığını, biberonunu filan sormuş sürekli ama, işte popcorn, emzik, biberon, pisi, havhav derken 73 dakikanın sonunu getirmiş...


04 Şubat 2010 Perşembe

İlk Tweet: nn .i.

Dün Tuba'yla Yasemin'deydi Ali. Önce Yasemin'e moda danışmanlığı yapmış:
-Bence giyme o gömleği.
-Neden?
-Beğenmedim hiç ama.
-Nesini beğenmedin?
-Rengini beğenmedim, başka bir şeyler giy bence.
-Peki, başka bir şey giyerim, şimdi sen çık odadan, ben üstümü değiştireyim.
-Tamam tamam, sen değiştir üstünü, ben bakmıyorum.

Daha sonra da Yasemin'in açık duran bilgisayarından ilk tweetini girmiş. Yazarken, elbette konuştuğuna oranla daha gizemli bir insan kendisi, ilk tweet, gördüğünüz üzere şöyle: 
nn .i.

Gerçi sözlü açıklaması daha da kafa karıştırıcı: "Ben bozdum!"

29 Ocak 2010 Cuma

Araf, Post Mortem Portre

"Sanat bir sürekliliktir, hayat da.
Bilindiği gibi hayat korkunç bir sürekliliktir.
Bir gün bir önceki günün içinden çıkar, bir an bir önceki anın içinden... Bunlar durdurulamaz, durdurup bakmak olanaksız olduğu gibi, bundan canlı çıkmak da olanaksızdır."
Ömer Uluç

28 Ocak 2010 Perşembe

Ağlama Lucy, ağlama Yalnız Corc!


"Resim, devam ederseniz başka bir resim olabilir. Diğer bütün sanatlarda olduğu gibi... Oysa mesajın tamamlandığını sezdiğinizde durursunuz ya da diyelim ki yanına bir üç boyutlu koyarsınız. Yanına bir heykel daha gelebilir, üç boyutlu bir şey, eklemeler... Hayat gibi."

Ömer Uluç



03 Ocak 2010 Pazar

3 Ocak Jilet Gibi Çekmeceler Dolaplar, Trafikte İp Gibi Şeritler ve Söz Dinleyen Kelimeler Bayramınız kutlu olsun: İyi ki doğdun Tuba!

Bu da benden gelsin... ;)

Bugün Tuba'nın doğumgünü. Kendisini mutlu etmek istiyorsanız, dolaplarınızı, çekmecelerinizi düzenleyin, eşyalarınızı yerleştirirken üşenmeyin, sınıflandırmanızı sadece içeri tıktıklarınızın cinsine göre değil, dokularına, renklerine, desenlerine, büyüklüklerine, ebatlarına, kullanılma sıklıklarına, yaşlarına, onlara karşı olan hislerinize... göre (bütün bunları ve aklınıza gelebilecek diğer kriterlerin hepsini bir arada kullanmanız gerekiyor, lütfen kolaycılık yapmayalım) ve elbette çekmeceler çekilip kapaklar açıldığında karşılaşılacak "manzarayı" da hesaba katarak yapın.


Trafikte seyrederken, yol isteyenlere yol verin, yaya gördünüz mü yavaşlayın, o yaya yola adım atacak gibiyse durun, dur levhası gördüğünüz her durumda durun ve bütün hareketlerinizde bir nizam bir insicam olsun. Sürekli, ellerinizi önünüzdeki arkadaşınızın omuzlarına koyduğunuz günleri hayal edin. Sırayı bozmayın. Yeni bir şerit yaratmaya tevessül etmeyin ama çok zorda kalırsanız, o yeni şeridiniz de ip gibi olsun.

Yazı yazarken, imla kurallarına riayet edin. Türk Dil Kurumu'nu eleştirebilir, hatta kendi kurallarınızı yaratabilirsiniz. Kimse sayıları her durumda ayrı yazmak zorunda değil elbette ama rica ederim tutarlı olun. Dahi (a kısa i uzun) anlamındaki de'yi, soru eklerini, bağlaç olan ki'yi ayrı yazın. Bu hususta kural geliştirmeye yeltenmeyin. Yazdıklarınızı okuyan, okudukça da kendini tutamayıp düzelten birileri olduğunu unutmayın.


Bütün bunlara hayatımızın her anında dikkat etmemiz, yaşantımızı bu ve bunlar gibi başka prensipler doğrultusunda şekillendirmemiz elbette en doğrusu. Ama en azından, Tuba'nın doğumu vesilesiyle tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve temsilciliğimiz yoksa bile sevdiğimiz bir takım memleketlerde şenliklerle kutlanmasını önerdiğim 3 Ocak Jilet Gibi Çekmeceler Dolaplar, Trafikte İp Gibi Şeritler ve Söz Dinleyen Kelimeler Bayramı'nda, hiç olmazsa senede bir gün, daha özenli, tertipli, düzenli bir insan olalım. Tuba'ya dünyamızda iyi şeyler de oluyor dedirtelim...

Sağ olun, var olun!

İyi ki doğdun Tubacıcım ama!

Ali, Tuba'ya olan sevgisini, elindeki imkanlarla ölçmeye çalışırken...

31 Aralık 2009 Perşembe

Haremde onbeş dakika...


Yasemin, Tuba ve Vivet, Parçalanmanın Kimyası'nın açılışında, Beyzade Bülent Osman Efendi ile...

Beylerbeyi cinleri


Ömer Uluç'un Beylerbeyi Sarayı'ndaki sergisi "Beylerbeyi Cinleri" biteli epey oluyor. Hatta benim bloga bir türlü bir şey yazmadığım uzun aylar boyunca sadece Beylerbeyi Cinleri'ne değil, sarayın cinlerden sonraki misafirleri olan Kahramanmaraş el sanatlarının güzide örneklerine ve Ömer Bey'in YKY Kazım Taşkent Sergi Salonu ve Sermet Çifter Kütüphanesi'nde gerçekleştirilen Parçalanmanın Kimyası adlı sergisine de veda ettik, bugün itibariyle de 2009'u uğurluyoruz...

Neyse, yeğenim Enes'in de bilgisayar başında hazırlık çalışmalarına katıldığı Beylerbeyi Cinleri, çoktan Ali, Babası ve Kırk Haramiler'deki yerini almalıydı. Kusurumuza bakmayıp, iyi saatte olsunlar...

Beylerbeyi Sarayı'nda, devasa bambuların arkasında, set bahçelerin altında, bugüne dek hiç dikkatimi çekmeyen tüneldeydi sergi. Ömer Bey'in yaratıkları, tünelin şekline uygun, kavisli, bombeli tuvaller üzerinde karşılıyordu ziyaretçilerini.
Fotoğraf: Muhsin Akgün

Sergiyi ne mutlu ki bir kaç kez gezme imkanı bulduk. Ama hiç gezemeyenler de mahzun olmasın, henüz herşey için çok geç değil: Parçalanmanın Kimyası'nın sergi kitabıyla birlikte, Cem Yardımcı'nın Beylerbeyi Cinleri'nden hareketle çektiği filmin DVD'si de siz sanatseverlerle buluşuyor...

Fotoğraf: Ozan Güzelce


Serginin henüz devam ettiği o mesut günlerde, Milliyet'ten Yasemin Bay'a verdiği bir mülakatta “Burası bir fantezi dünyası, hayaletler şatosunun büyük bir koridoru. Ve hepsi hayalet... Çok fazla ölüme gönderme var...” diyen Ömer Bey, sarayda bugünlerde saltanat süren tek zümre olan müstahdemlerden de, bürokrasiden de şikayet ediyordu: “Buraya girdik şimdi çıkamıyoruz. Daha doğrusu hemen çıkacağız. Dünyanın parasına mal oldu burası. Bir sürü adam oturmuş; köy meydanı gibi. Tek yaptıkları bir yere bir şey çakıldı mı diye dinlemek. Bir sürü sorun çıkardılar. Çok bürokratik ama nasıl bürokrasi! Çok öfkeliyim; deli, bunak diyorlar bana herhalde...”


Saray'da kahvaltı...

Ömer Uluç "armalı" aile tablomuz...

Sarayda artık bir tek müstahdemler saltanat sürüyor dedik ama, kedileri de unutmamalı....