18 Aralık 2013 Çarşamba

Entarisi ipekten...

Lüplüp Jaja'ya çörek ikram ediyor...


Ali'yle Pıtırcık Satranç Oynuyor okuyoruz. Pıtırcık'ın Sırma'yı en kıyak arkadaşlarıyla birlikte ikindi kahvaltısına davet ettiği bölüm. 

Pıtırcık, arkadaşlarını mavi gözlü, sarı saçlı Sırma'ya tanıştırıyor: "Bu Toraman, bu Sırım, Bu Dalgacı, bu Gümüş, bu da Lüplüp."

Sırma da beraberinde getirdiği bebeğini haydutlara takdim ediyor:
"Benim bebeğim de Jaja, entarisi de ipek."

Bebeğin adını duyar duymaz, bizim pıtırcık heyecanla atıldı: "Aaa, Jajá diye futbolcu var, Kayserispor'da oynuyor!" 

Kayserili Jajá, FC Metalist Kharkiv'de top koşturduğu yıllarda...



15 Kasım 2013 Cuma

Messi hakkında bildiğimiz şeyler...



Bu geçen yılın 23 Nisan'ından... Blogu uzun süre ihmal edince, bir sürü şey, twitterda, instagramda kalıyor, buna kıyamadım...



Solak


Hogwarts'ta kutlanıyor...


-Öğretmen dedi ki, cadılar bayramını hristiyanlar kutlarmış.

-Sınıfta yok mu hiç hristiyan arkadaşınız?

-Hristiyan yok ama solak var...



13 Kasım 2013 Çarşamba

Milyonlarca kitabın içinde bir kitap...



Uzun süredir içimi kemiren ama nasıl olsa bir gün hallederim diye sürekli ertelediğim bir meseleydi: Necdet Sander çevirisi Küçük Prens’imi, hiç yapmamam gereken bir şey yapıp, hiç vermemem gereken birine vermiştim ve o da yapması gereken şeyi yapmıştı.

Kitap, abimin hediyesiydi, ne yazık ki Sander yayınları artık yoktu, yeni baskılar asla o boyutta olmuyordu, üstelik kimse kapaktaki “Küçük Prens” yazısına özenmiyordu, en önemlisi diğer çevirilere asla alışamıyordum. Senelerce söylendim durdum.

Volkan temizlemek mi zor, sahaf sahaf dolaşmak mı? Gökçe, volkan temizlemeyi tercih edecektir, sorun, anlatsın :)

Evet, ara sıra sahaflarda bir Sander baskısına rastlıyordum. Ama ya çok harap halde oluyorlardı ya da çok para vermek gerekiyordu. Üstelik rastladıklarımın hiç birinin ilk sayfasına abim mavi bir kalemle, 1982, Pursaklar – Ankara yazmamıştı (ilk harfler küçük).

İşte böylece her bulduğum nüshaya bir kulp taktım ve kâh kitabı verme gafletinde bulunduğum çocuk belki nedamet getirir, acele etmeyeyim; kâh sahafın birinde bir gün kendi kitabıma rastlarım ve onu o hayattan çekip kurtarırım diye diye kendimi avuttum. Zaman içinde sahaflardaki nüshalar azalmaya, fiyatlar daha da yükselmeye başladı.

Şşşş, uyuyor!

Sonra Ali doğdu ve bu gece kaç saat uyuyacak, bu hafta kaç gram alacak, kulaklarındaki kıllar dökülecek di mi türünden yeni dertlerin arasında eski derdim gittikçe dikenlenmeye başladı. Hemen bir şeyler yapmazsam, Ali Küçük Prens’le oldukça uygunsuz şartlar altında tanışmak zorunda kalacaktı.

İmdadıma nadirkitap.com yetişti, son derece beyefendi bir satıcı, iyi durumdaki bir Sander yayınları baskısını, makul bir ücret karşılığında satıyordu, hemen sipariş ettim, kitap sağ salim elime geçinceye kadar heyecan, heyecan…

Gökbilimciyi kıyafetleri nedeniyle ciddiye almayan büyükleri çok ayıpladık...

Sonra aradan yine yıllar geçti. Nihayet geçen pazar, kitabı Ali’yle bitirdik. Büyüklere laf anlatmanın çok yorucu olduğu hususunda yazara çok hak verdi Ali. Küçük Prens’in dünyada çok az kaldığını, çok az insanla tanıştığını düşünüyor. Küçük Prens, tek bir gülün, dizlerine ancak gelen ve biri belki de sonsuza dek sönmüş olan üç volkanın kendisini hiç de büyük bir prens yapmayacağından şikâyet ettiğinde yadırgadı: “E, kendi adını bilmiyor mu, Küçük Prens işte, nasıl büyük olsun?”

Kitap bitince de, hemen kapıya koştu, “Anne, acele et, hemmen Afrika’ya gidiyoruz!”


Metni Necdet Sander çevirisinden okuduk ama resimlere, mavibulut'un üçboyutlu baskısından baktık....

13 Şubat 2013 Çarşamba

Büyüyünce ne olacaksın?

Ben itfaiyeci olmak istiyordum. Yani en azından abimin mülkiyeyi bırakıp da sürekli birbirimizi ıslatacağımız o eğlenceli hayatı seçmeye niyeti olmadığını anlayıncaya dek istemiştim. 

Hayır efendim, tabii ki o kadar ihtiyar değilim, itfaiye teşkilatına intisap etmeye mahallenin tulumbacılarına özenerek karar vermiş değildim...

Tuba, gazeteci olmak istiyormuş, ama gazeteci deyince aklınıza Joseph Pulitzer, Christiane Amanpour ya da ne bileyim Tenten filan gelmesin. Üsküdar sahilde, sabahtan akşama bilumum mecmuayı renklerine, boylarına, meşreplerine göre nizam intizam içerisinde tutup, dilediğini okuyabileceği ufak bir gazete bayii olmakmış hayali, hala da hayatta daha iyi bir kariyer olamayacağını düşünüyor.

Tuba'nın rüya mesleği: gazetecilik...

Ali, okula başlayıncaya dek, büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusundan acayip rahatsız oluyordu, cevabı netti: Hiçbir şey olmayacağım!

Geçen gün yolda yürürken, bu kez konuyu kendisi açtı. Ne olmak istediğine karar vermiş. Ama tek bir şey olmayacakmış. Hayır, maymun iştahlılıktan değil. Tek bir şey olmaktansa, birini yaparken diğerinin çok işe yarayacağı iki şeyi birden seçmek daha iyiymiş bir kere. 

PTT Birinci Ligde Adanaspor Konyaspor maçı filan seyrederken geliyor herhalde bu fikirler aklına...

O yüzden de futbolcu ve sihirbaz olmaya karar vermiş. Sihirbazlık rakiplerine gol atarken çok işine yarayacakmış...

Messi'nin tıpkı kendisi gibi olduğunu düşünen tek insan Maradona değil, Ali de öyle düşünüyor :)

Şimdi bildiğiniz iyi bir Quidditch okulu var mı? Bu yazdan tezi yok başlayalım, ben şahsen çok tuttum bu fikri...

En sevdiğimiz Quidditch oyuncusu Ron Weasley, formasıyla...

 
Şükür, 10 numara kapılmamış...


17 Temmuz 2012 Salı

Sorun Söyleyelim


Uzun Çorap'tan Ayşe Çavdar'ın davetiyle, "Bir Anneye / Babaya Sorduk" köşesinin geçen haftaki misafiri bendim.
Ayşe hanım sağolsun, "aceleye lüzum yok, tadını çıkara çıkara cevaplayın" deyince, ben de cevapları uzattıkça uzattım:)
Bu vesileyle, Ali Babası ve Kırk Haramiler hakkında çıkan diğer ufak tefek haberlerin de linklerini derli toplu bir şekilde vermiş olayım:

 2 Mayıs 2009, Hürriyet:

7-20 Temmuz 2011 Aktüel (sayı: 247)

23 Temmuz 2011 Star Cumartesi

25 Temmuz 2011 Sabah, Günaydın

İşte Uzun Çorap'taki sorular ve cevaplar:


Kaç yaşında baba oldunuz? Planlı mıydı?
Evlendiğimizde Tuba daha üniversitedeydi. Çocuk sahibi olmakla alakalı ne olumlu ne olumsuz, hiç keskin fikirlerimiz, arzularımız yoktu.
“Ne zaman çocuk yapacaksınız?”, “Daha siz kendiniz çocuksunuz, sakın ha!”, “Aaaa çocuksuz olmaz!”, “Yoksa olmuyor mu?” salvolarını dört sene boyunca hasarsız atlattık, sonra bir anda neden olmasın dedik ve bir kaç ay sonra ilk kalp atışlarını dinliyorduk. Ben otuzumu bitirmek üzereydim, Tuba yirmi dördünü.

Eşinizin hamilelik süreci sizin açınızdan nasıl geçti? 
Hamileliğin dördüncü ayında tezim için iki aylığına Paris’e gittim. O iki ay benim için epey zorlu geçti, sürekli deli miyim neyim, ne işim var burada diye düşünüyordum, Paris postaneleri ve Fransa’da komünikasyon sisteminin işleyişi ile ilgili de hatırı sayılır bir uzmanlık kazandım.
Giderken Tuba’da gözle görülür hiçbir fiziksel değişiklik yoktu. İki ay sonra döndüğümde havaalanında beni bayağı bayağı hamile bir kadın karşılıyordu. Gerçi ben oradayken de hergün görüşüyorduk ama işin fiziksel kısmını ancak havaalanında idrak edebildim. Kalp atışlarını dinledikten sonraki ilk büyük sevinç, orada oldu.
Hamilelik Tuba’da sürekli bir neşe ve enerji patlaması şeklinde tezahür ettiğinden, benim açımdan da herşey çok eğlenceli ve rahattı. Sürekli “hamilelik süpermiş, filler çok şanslı” deyip duruyordu. Doğumdan bir hafta öncesine kadar çalışmaya, bir gün öncesine kadar da araba kullanmaya devam etti. Bir tek araba kullanma kısmı, acaba bugün hangi minibüs şoförüyle ralli yaptılar şeklinde bir endişe kaynağıydı, ama o kadar...
Bir de ne kadar uğraşırsanız uğraşın, aslında baba olarak bütün o sürecin dışındasınız. Anneyle ilk andan kurulan fiziksel bağdan yoksunsunuz. Ben de belki bu dışarda kalma endişesiyle, kendimi o sürece dahil edebilmek için, ilk başlarda  çok mu kendimi ortalara sermek olur diye çekinsem de hamileliğin son haftasında blog yazmaya başladım. Hâlâ da devam ediyor...

Bebeğinizi ilk gördüğünüzde ne hissettiniz?
Olumsuz bir sonuç çıkarsa ne yapacağını bilemediğinden Tuba ikili, üçlü... testleri yaptırmayı reddetmişti. Doktorumuz da “eğer hekim değilseniz, doğumhaneye girmemenizi tercih ediyorum” deyince doğuma da giremedim. Herhalde bunların verdiği stresle doğumhaneden çıkarıp kucağıma verdiklerinde, ilk bütün parmaklarını saydım. Ne yaptığımın farkında değildim.
Doğumhanenin önünde benimle birlikte bekleyen arkadaşlarımın tezahüratlarıyla kendisini süper yakışıklı bulduğumu da hatırlıyorum. Şimdi dönüp ilk gün fotoğraflarına baktığımda, kargaya yavrusu kuzgun görünür ne demekmiş anlıyorum.

Evde altları kim değiştiriyor?
Artık beş yaşına geliyor, kendi işini halletmeyi öğrendi. Bebekken, eğer evdeysem altını da ben değiştiriyordum, mamasını da ben hazırlıyordum, banyosunu da ben yaptırıyordum ama bunun anneye “yardımcı” olmakla filan ilgisi yok. Hep demin bahsettiğim o sürecin dışında kalmaktan rahatsız olma durumuyla ilgili, bütün bunları yapmazsam birşeyler eksik kalacak gibi geliyordu, huzursuz oluyordum. Gerçi Tuba doğumdan sonra dört yıl kadar çalışmadığı için evde olan ve altını değiştiren, mamasını hazırlayan, giysilerini ütüleyen, banyosunu yaptıran...  genellikle o oluyordu.

İsme nasıl karar verdiniz? Ne oldu?
İsmi Ali. Cinsiyeti belli olduğunda ben burada değildim, Tuba’nın “pipi göründü!” mesajı üzerine hemen bilgisayar başına geçtim, konuşurken iki dakikada “Ali olsun” kararını verdik, sıfır tereddüt.
Bazen etraftaki süper fantastik isimleri duydukça, Ali büyüyünce “Bizimkiler bana hiç özenmemiş, ilk akıllarına gelen ismi koymuşlar” diye hüzünlenecek diye dalga geçiyoruz.

İş ve sosyal hayatınız nasıl etkilendi?
Bana kalırsa hiçbirşey değişmedi, en azından benim farkedip üzüldüğüm değişiklikler olmadı, ne bileyim “Aman Allah’ım hayatım artık eskisi gibi değil” depresyonu yaşamadım. Gerçi bu Tuba için de böyle midir emin değilim, çalışmaya dört yıl ara verdi sonuçta... Yine de büyük ölçüde Ali’den önce yaptıklarımızı yapmaya devam ettik gibime geliyor, bir arkadaşımızın deyimiyle, “yazık, bu çocuk da kafe köşelerinde büyüdü.”
Ama hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri, ben “birşey değişmedi ki, ne var yani...” dedikçe çok eğleniyor, itiraf etmeliyim.

Nasıl bir baba olacağınızı düşünüyordunuz? Düşündüğünüz gibi oldu mu?
Çocuğunun başka bir birey olduğunu anlayıp kabullenebilmiş bir baba olabilmeyi umuyordum, umarım olabilirim.

Eş-dosttan giysi/oyuncak aldınız mı?
Koli koli...

Bebeğinizin bakımına kimler yardım etti?
Sürekli bir yardım almadık ama Tuba’nın annesi ve ablaları çok destek oldular.

Kendinizi babanızla kıyaslasanız…
Çocukken annemle babamın bende uyandırdığı özgürlük içinde güvende olma hissini Ali’ye yaşatabilmeyi umarım. Ötesi için Ali en azından on beş yaşına gelinceye kadar birşey söylemek istemem.

Kendi tarifiniz bebek/çocuk yemekleri varsa anlatsanıza…
Aslında şanslıydık, karnını doyurabilmek için taklalar atmamız gerekmedi. Küçücüktü, daha dişleri yoktu, neden pizzanın domatesli kısmı kendisine verilmiyor diye olay çıkardığını hatırlıyorum mesela. Ya da brokolinin tadını değilse de “modelini” hep beğendi, üstelik artık tadını da seviyor.
Okula başladıktan sonra ise, evdeki yemeklerin pabucu dama atıldı, diyor ki biz iğrenç yapıyormuşuz, Kadriye Teyze herşeyi çok lezzetli yapıyormuş. Tarif için doğru adres biz değiliz yani...

Çocuğunuzla beraber hayatınızda ve sizde neler değişti?
Söylediğim gibi hayatım değiştiyse de çok farkında değilim. Zaten sanki hiç Ali’siz bir hayatım yokmuş gibi geliyor. Ama birşeyler değişti tabi, bence en dramatik olanı, artık kendimi oğullarla değil, babalarla özdeşleştiriyorum. Bir filmde, bir romanda, yolda, vapurda, nerede bir baba oğul görsem, kendimi oğulun değil, babanın yerine koyuyorum. Bu his ilk geldiğinde Ali daha doğmamıştı, beş yıl oldu hala ilginç geliyor...
Bir de artık Ali’ye mahcup olmamak için, en azından Galatasaray’ın o hafta kimle maçı vardı ve sonuç ne oldu öğrenmeye gayret ediyorum.

Çocuğunuzla beraber neleri yapmaktan zevk alıyorsunuz?
Bu sene okulu benimkinin karşısındaydı. Tuba’nın bizi bırakmadığı sabahlar elele tutuşup birlikte yola koyulmaktan, yol boyu kitap okuyup muhabbet etmekten, sıkılınca “baba telefonunla oynayabilir miyim” demesinden, yorulunca omzuma çıkmak istemesinden, hep aynı yerlerde aynı numaraları çekmeye çalışmasından çok zevk aldım.
Bir de bence bir çocukla vakit geçirmenin en güzel tarafı, muhatabınız durağan değil, sürekli bir oluş halinde ve bugün çok zevk aldığı birşeyi yarın çok çocuk işi bulabiliyor. Bu sayede ilelebet sürüp insanı boğacak rutinler mümkün değil.
Sonuçta kendisiyle sadece milimetrik planlanmış “çok özel” anları paylaşıyor değiliz ama genel olarak ben Ali’yle vakit geçirirken çok eğleniyorum, umarım o da kibarlığından sıkılmıyormuş gibi yapmıyordur.

Çocuğunuzun sevmediğiniz huyu?
Fazla tertipli olmasından bazen ürküyorum. Bir ara en korkulu rüyası kötü adamların gece gelip yatağını bozmasıydı diyeyim siz anlayın...

Deneyimlerinize dayanarak babalara ve baba adaylarına önerileriniz var mı?
Valla kendimi kimselere tavsiye verecek konumda görmüyorum, ama laf dinletemediklerinde, mucizevi “sayma metodunu” bir denesinler derim. “Ona kadar sayıyorum , o ayakkabılar giyilmiş olacak”, “Beşe kadar sayıyorum, dooğru banyoya” gibi... Saymayı bitirdiğimde dediğimi yapmamış olursa ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok ama bizde  bu yöntem hala işe yarıyor, belki onlarda da yarar. J

Babalık neymiş?
Herkes için her zaman işleyecek mutlak bir reçete, tek bir formül yok sanki burada da. Aynı insan için bile üç gün pösteki saymaksa, dört gün Hogwarts’ta Quidditch kaptanlığı yapmak...




Aktüel

Star

28 Haziran 2012 Perşembe

Hak taaddüd eder...

Dayım Ahmet Çakmak

Tek çocuk değilim ama ben doğduğumda bütün kardeşlerim çoktan çocukluktan çıkmıştı. Benim "tek çocuk"luktan çıkmam, Ahmet dayımlar İstanbul'a döndüklerinde oldu. Büyükler, küçükler, akranlarım, ne zaman sıkılsam beş adım ötemdeydiler artık. Annem mümkün değil izin vermediği için bir parçası olamadığım Isparta'daki cennet, bir anda yanıbaşıma gelmişti.

Dayımla ilgili öğrenmem gerekenleri hemen öğrendim: 
Alet çantasına asla dokunma, kütüphaneden aldıklarını işin bitince aldığın yere, aldığın gibi bırak!

Dayımın kütüphanesinde olup da bizde olmadığına en çok hayıflandığım kitap nedense Japon Kültürü diye bir şey olmuştu. Semtler değişti, evler değişti, eşyalar değişti, hala dayımlara gittiğimde gözüm kütüphanede onu arar. Eskiden hep yaptığım gibi alıp birkaç sayfa okumasam da, orada olduğunu görünce, sanki çocukluğumdan bugüne çıkan ve sadece benim bildiğim bir patikayı hatırlamış olurum.

Geçtiğimiz nisan ayında dayım öldü. Son üç gününde hastanede, başucundaydık. Kutunun dibinde kalan tek bir damlayı bile ziyan etmemeye kararlı,  etraftakilerin çıkan hırıltılarla irkilmesini zerre umursamayan bir çocuğun iştahıyla alıp verdiği son nefeslerini dinledik. 

Uzun süren ve çok ızdırap veren hastalığından şikayet ettiğini hiç duymadım, ama tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu ve bütün hayatı boyunca pervasızca koruduğu o efsanevi şahsi özerkliği için endişeleniyordu. "Hastalığın kötü tarafı, başkaları sana tahakküm etmeye başlıyor, kendi iraden yokmuş gibi davranıyorlar" diyordu iyileşeceğinden umudu kesmeyip sürekli başka bir doktor, değişik bir tedavi,  yeni bir ilaç önerenlere kızarken. Onun için aslında neyin daha iyi olduğunu söylemeye cür'et edebilenleri "hakîkat taaddüd eder" diyerek susturuyordu. 


Zaten onunki kadar büyük bir özerklik iddiasını da ancak çoğulculuğa inanan biri taşıyabilirdi.

İlk komşuluğumuz, benim yatılı okula başlamamla akamete uğramıştı, sonuncusu umarım çok daha güzel bir muhitte, ilanihaye devam eder…


27 Mayıs 2012 Pazar

Bahçelerde börülce...



İlk dalgın dalgın arabalarıyla oynarken farkettim. Birşeyler mırıldanıyordu ama mırıldandığı şey, yuvada öğrenmesini bekleyeceğim birşey değildi. Yanılmışım, yuvada öğrenmişler...


Haydi hepberaber, şşşt mori yalelelli yar nina nina nom....