18 Ocak 2012 Çarşamba

Hrant için, adalet için...


Ali'ye ölümü anlatmak kolay değil. "Şimdi öldü ve iyileşince yine gelecek." diyor birisinin, mesela babaannesinin öldüğünü duyunca. Belki de haklıdır, belki ezeli bir bilgiyi henüz unutmamıştır.

Biz de kaç yıldır, bir kapının önünde oturmuş, kapıcının keyfini bekliyoruz. Unutmak istediğimiz gerçek şu: Bizi içeri koymayan kapıcı çok güçlü biri ama kapıcıların en basiti. Kapının ardında odalar odaları takip ediyor ve her bir odanın kapıcısı bir öncekinden daha da güçlü. Üçüncüyü görmeye bizim kapıcı bile dayanamaz...

Dün bunu bir kez daha gördük, yarın saat birde, Taksim'de buluşup, Agos'a yürüyoruz.

Ne yapalım, geçebileceğimiz başka kapı yok...



11 Ocak 2012 Çarşamba

Olaylar, olaylar...

Kerem'le mavi partisinde...

İlk olarak akvaryuma gittik. Balık gördük, kılıç balığı, balina, suya düşmüş çiçek gördük. Servisi çok merak ediyordum, iyi oldu. Akvaryuma giderken de önce geldik zannettik ama servisçi Zafer Amca yanlış götürmüş. O yanlışlıkla gittiğimiz yerde de kaplumbağa gördük.

Tiyatroda gizemli olaylar...

İkinci gezimiz tiyatroydu. Yine servisle gittik, okuldan çıktık, düümdüz gittik, sonra bu tarafa döndük, biraz daha gittik sağa döndük biraz daha gittik, bir daha döndük ve tiyatroya geldik. Tiyatroda insanlar karanlıktaydı. Herkes bu insanlar kim diye merak etti. Üç kişi vardı. Tiyatro çok güzeldi, çok güldük. Tiyatroda anlatmak istemediğim şeyler de oldu. Sen de sakın yazma.

Birisi sizin eşinizse, siz de onun eşisiniz demektir.

Üçüncü gezimiz de buz pateniydi. Ben ilk önce buz patenine gitmek istemedim ama sonra fikir değiştirdim. Hava çok soğuktu. Mehmet hariç bütün çocuklar şapkasını taktı sonra servise bindik. Eşlerimizle yanyana oturduk. Benim eşim Bilal'di yani ben de Bilal'in eşiydim. Bizim evin oradan geçtik ve buzpatenine geldik. Orada isteyenlere mısır verdiler. Herkes isteyince mısır yetmedi diğerlerine de kızarmış mısır verdiler.

Küçük Pluşenko buzlarda herkesi geçerken...

Buz pateni için tırtıllı ayakkabı giydik. Ayakkabıların altı çok keskindi, ayaklarımızın kesilmemesi için altına basmamamız lazım. Ben otuz iki giydim. Orada bir abla bize hareketler öğretti. Diğerleri bizim bayağı gerimizde kaldılar, Fatma Naz beni solladı. Ben de herkesi solladım. Fatma Naz'ı, Duru'yu, Efe'yi, Halil'i herkesi geçtim.

Şu kadarcık çocuklar toplu halde...

Önce kenardan kenardan tutunduk. Karşıdan karşıya gitmeye çalışırken hep birlikte düştük. Şu kadarcık çocuklar için çok zor hareketler öğrettiler. Yorulanlar dinlendi. Ben güzelce böyle böyle kaydım. Bir top vardı. Topa vurup gol atmaya çalıştık.


"ve ben ancak bahtiyar olacağım/karnıma bir türbin oturtup/kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!"

Sonra yeniden servislere binip okula döndük. Keşke Şimşek McQueen de California'dan İstanbul'a gelseydi ve bizimle buz pateni yapsaydı. Bize kalem getirseydi ve boyama yapsaydık. 

Söyleyeceklerim bu kadar...

ALİ

3 Ocak 2012 Salı

F.C. Internazionale Milano

Forza  Nerazzurri !

Pazartesi sabahı, Tuba erkenden çıktı, Ali'yle ben de azcık sabah keyfi yaptık. Sonra sabah keyfinin ucu kaçtı, geç kaldık, alelacele çıktık evden.

Ayakkabılarımın durumunu farkettiğimizde artık herşey için çok geç olmuştu... Ali çılgınca eğlendi, çeşitli telefon görüşmeleri yapıp herkese ayakkabılarımı anlattı. 

Okula geldiğimde haber çoktan yayılmıştı, ziyaretçilerimin ardı arkası kesilmedi, böylece bütün günü iki farklı ayakkabıyla geçirdim, dostumu düşmanımı tanımış oldum.

Bu sabah okula geldiğimde insanlar hâlâ yüzüme değil, ayakkabılarıma bakıyorlardı. 

Ama üzgünüm Zeynep, o şans bir kere güler insana... :)

Kâtip arzuhalim...



İstanbul, 03/01/2012

Sevgili Tuba,

30 yaşına giriyorsun. Arkadaşlarınla çok iyi vakit geçir. 

Doğum günün mutlu olsun annem. Mutlu mutlu mutlu olsun annem. 

Pastalarınızı yiyin. Güle güle benim pastam. 

Senin için resim yapıyorum. Uyanınca sana resmini göstereceğim. Uyanmazsan göstermeyeceğim. Zorlamayayım seni. 

Seni çok seviyorum. Annem morluk. Gülçiçeğim... 

ALİ

10 Aralık 2011 Cumartesi

All I Want For Christmas Is My Two Front Teeth!


Ali, doğum doktorunun oğlunun doğum gününde dünyaya geldi. O yüzden de adı kısacık ama oğlunun doğum gününde Ali'nin göbeğini kesmekle uğraşan Rabiye Hanım'ın isteğiyle hatırı sayılır uzunlukta bir göbek adı var: Halil Emin. 

Ali, Rabiye Hanım'dan sadece oğlunun adını almadı, hiç bir dişi sallanmamasına rağmen, "s"leri ve "z"leri de tıpkı onun gibi, sevimli bir pelteklikle söylüyor.

Henüz 4,5 yaşında olduğu ve harflerle ilgili sıkıntıları s'lerle ve z'lerle sınırlı olmadığı için, gayri ciddi ebeveynler olarak şimdilik endişelenmiyoruz, çocuklarda pelteklikle ilgili daha doyurucu ve ciddi bilgiler bekleyenlerinizi buraya  ve şuraya alıp, biz zevzekliğe devam edelim:


Hepinize sağlam dişli, bol ıslıklı, ışıltılı noel yortuları!


PS: Teşekkürler Pelin, Yasemin ve Melissa Lynn!

1 Kasım 2011 Salı

Sınıfları doldurduk!




Sonuçta Hogwarts'a başlamış değil ama bizim için de epey heyecanlı ve büyülü geçti okula başlama macerası. 

Hangi okul iyidir; üç gün okula iki gün havuza mı gitsin beş gün okula mı; servise yazılsa mı kendimiz mi götürsek; peki ya hiç gitmek istemezse n'aparız; 2007'lilerle mi okuyacak 2008'lilerle mi (ki bu mesele anaokulu camiasında "Seçmen şapka yavrumuzu Gryffindor'a mı layık görecek Hufflepuff'a mı?" gibi bir şeye tekabül ediyor) filan derken bir buçuk aydır her sabah Ali'yle elele tutuşup okula gidiyoruz.

İşte cevaplar:  Beşiktaş'ta Fevziye Hanım'ın Hilal Çocuk Evi'ne gidiyor (benim de uzuun yıllar boyunca bütün yazlarım Fevziye Hanım'ın okullarında geçmişti). Yüzmeyi de artık yazın ilerletir. Okulu benim Fakültemin tam karşısında dolayısıyla servise gerek kalmadı. İlk zamanlar "dünyada hiiç kimse okula gitmese n'olur?" diye yokladı ama, şimdilik hiç gitmek istemiyorum demedi ve kendisi Balarıları sınıfında (yaşasın, Gryffindor!)...


Öğretmenlerinin hepsi çok sevimli insanlar. Ali, Balarıları sınıfının öğretmeni Havva Öğretmenin heeerşeyi bildiğini çabucak farketti, laf aramızda kendisinin kirpikleri de çok güzel. Yıldızlar sınıfının öğretmeni Sultan Öğretmen de şansa bakın ki cimbomlu. Emine öğretmen eline kalp çizdikçe Ali'nin gözleri ışıldıyor. Ayşe Teyze de, Selver Teyze de süper becerikli. Büyük Emine öğretmen çok komik bir insan. Kadriye Teyze harika yemek pişiriyor, üstelik onun sayesinde okul hiç boş kalmıyor! En iyi arkadaşları en son Adil, Ali Sadi, Melike ve Eren'di. Yıldızlar sınıfından Z.'nin gülümsemesi de hala çok güzel...



Bu arada kendisi Ekim ayı boyunca en çok yıldızı topladığı için, ayın birincisi seçildi. Yıldız toplamak için erkenden yatmanız, bütün sebzeleri yemeniz, arkadaşlarınıza karşı kibar davranmanız, haftasonu ödevlerinizi vaktinde yapmanız filan gerekiyor, aklınızda bulunsun:)

Bu büyük başarıdan sonra,  11. yaşgününde bir postacı baykuş da gelebilir yani evimize, neden olmasın, umudumuz var...

6 Eylül 2011 Salı

Goğum günü dilekleri


Ali'nin aylardan ağustos olduğunu duyduğundan beri sabırsızlıkla beklediği büyük gün geldi: "Ağustostan sonra eylül geliyor, 6 Eylül benim goğum günüm. Şimdi üçbuçuk yaşındayım, o zaman dört yaşında olacağım!"

4 yıl, dile kolay. İki yüz sekiz hafta eder, tam bin dört yüz altmış bir gün, saat hesabıyla otuz beş bin küsür saat…

Bütün bunlar insanın acayiplikler karşısında "hayatımda öylesini görmedim" diyebilmesini sağlıyor. Mesela iki yaşındayken böyle bir cümle kuramazsınız, komik olur. Ama dört yaşındaysanız, evet artık tecrübelisiniz, yeterince görüp geçirdiniz, yadırgamak hakkınız…

Bu doğumgününde birlikte olamayacağız, Tuba'yla birlikte yazın son günlerini değerlendiriyorlar, tatildeler... Ali'ye haftalar öncesinden sipariş ettiği hediyesini, hafta sonu vermek üzere, yarın alacağım. (Elbette minik bir araba. Üzerinde de numara yazması lazım, yoksa yarış arabası olmaz…) Doğum günü pastasınının mumlarını üflerken ne dileyeceğini ise bilmiyorum.

Benim onun için dileğim, eğer çok ileri gitmiş olmayacaksam, yaz tatili neşesini hiç kaybetmemesi, büyüdükçe ne kadar süper hızlı arabalara binerse binsin yürümenin, yüzmenin, sadece kendi kanatlarını kullanarak uçabilmenin nimetlerini hiç unutmaması; değerbilir bir insan olması yönünde olacak.

Şimdi sözü, kendisinin çok sevdiği "Borulardaki Ayı"nın yazarı Julio Cortázar'a bırakıyorum:
"Çocuklar doğaları gereği değerbilmez varlıklardır. Sevgili ana babalarına öykünmekten ileri gidemediklerinden bu da anlaşılır bir şeydir. Böylece, günümüz çocukları okuldan döner dönmez bir düğmeye basar, oturup televizyonda o gece oynayan diziyi izler, televizyon denen teknolojinin ne demek olduğunu düşünmek bir an bile akıllarının ucundan geçmez. Bu yüzden bakıyorum, bu ufaklıkların önünde tutup da bilimsel gelişim tarihini anlatmakta direnmek hiç de boşa gitmeyecek; elime ilk geçen fırsatı ganimet bilip gençlere insan gücünün hayran olunacak sonuçlarını sergilemek amacıyla, sözgelimi, tangır tungur bir uçaktan jete geçişi ele alayım, diyorum.
"Jet" örneği söylediklerimin en açık kanıtlarından biridir. Hiç uçağa binmemiş biri bile çağımızda uçak deyince akla gelen değerleri bilir: hız, kabindeki sessizlik, denge, uçuş ekseni.
Ancak bilim hiç bitmeyen bir arayışın ta kendisi olduğundan, "jet"ler çok geçmeden günü yakalayamaz olmuş, geri kalmakta gecikmemiştir. Onların yerine insan dehasının daha yeni ve daha inanılmaz örnekleri geçmiştir. Olanca gelişmiş olanaklarıyla bile yerlerini pervaneli uçaklar alana değin jetlerin birçok elverişsiz ve olumsuz yanı görülmüştür. Pervaneli uçakların sağladığı fetih çok büyük bir ilerlemenin göstergesi olmuştur, çünkü düşük hızda ve alçaktan uçarken pilotların yön belirlemesi için çok daha fazla olanak sağlanmış, kalkış ve inişlerde manevra koşulları daha güvenlikli olabilmiştir. Buna karşın, teknik adamlar daha ileri ve yeni iletişim araçları arayışında olduklarından kısa aralıklarla iki temel buluşu daha bizlere ardı ardına tanıtmışlardır, buharlı gemiler ve demiryollarına değinmekteyim. Bunların sayesinde ve o güne değin ilk kez olmak üzere, insanlar toprak düzleminde olağanüstü yolculuk yapma koşullarını, hem de değer biçilemez bir güvenirlik sınırı içinde, oluşturmayı başarmışlardır.
Bu tekniklerin birbirine koşut evrimini denizyolları ulaşımından başlayarak izleyelim. Açık denizde çok sık rastlanan yangın tehlikesi, mühendisleri daha güvenlikli bir düzenek bulmaya itti: Böylece yelkenlerle ulaşım düşüncesi ve daha sonraları (zaman diziminden pek de emin sayılmam gerçi) kürekle ulaşım tekneleri devinime geçirmenin en elverişli aracı olarak ortaya çıktı.
Bu son derece dikkate değer bir ilerlemeydi, ama yine de ileri teknikler suda ulaşım için en güvenilir ve kusursuz yöntemi sağlayıncaya değin çeşitli nedenlerle zaman zaman deniz kazaları olagelmiştir. Bu yöntemden söz ederken kuşkusuz yüzme edimine değiniyorum, bunun ötesine geçebilecek bir gelişme olabilecek gibi görünmüyor; gerçi bilim şaşkınlıklar üretmekte sınır tanımıyor.
Demiryollarına gelecek olursak, ünü uçaklarla karşılaştırılmayacak denli fazla olmakla birlikte, bunların da yerini posta arabaları almış bulunmaktadır; posta arabaları havayı karbon ya da petrol gibi yakıtların dumanıyla kirletmez ve bırakırlar yolcuları geçtikleri güzel yerlerin görünümlerinin ve yük beygirlerinin gücünün olanca tadını çıkarsın. Bisiklet, son derece üst düzeyde bilimsel bir ulaşım aracı olup tarihsel olarak demiryolu taşımacılığı ile posta arabası arasında konumlanır, ancak tam olarak ortaya çıkış anı tanımlanamamaktadır. Öte yandan, gelişmenin en son halkasını oluşturan aşamanın ortaya çıkışı ise iyi bilinir. Posta arabalarının yadsınamayacak rahatsızlığı insan zekâsını öylesine bilemiştir ki bu zekâ başka hiçbir araçla karşılaştırılamayacak bir ulaşım aracını bulmuştur: yaya yürümek.
Yayalar ve yüzücüler işte böylece bilimsel piramidi taçlandırmışlardır. Bunu herhangi bir kumsalda gözlemleyip kanıtlamak çok kolay olacaktır; bir yanda dalgakıranda dolaşıp gezen kişiler denizde yüzenlerin evrimini keyifle izlemektedirler. Belki de kumsallara onca insanın doluşması bu yüzdendir. Çünkü çoğu çocuk bu teknik gelişmeyi göz ardı etse de, sonuçta tüm insanlık teknikteki ilerlemelere işte böyle alkış tutmaktadır, özellikle de ücretli dönemsel yaz tatili devresinde."*

*Julio Cortázar, "Paha Biçilmez Gömüdür Gençlik", Son Raunt, YKY, 2009. (Çeviri: Ayşe Nihal Akbulut)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi

Hava durumu bazı insanlar için daha önemlidir. Mesela adalılar için, mesela migrenliler için, mesela komşusuyla sohbet konusu sıkıntısı çekenler için, mesela kaptanlar için, mesela Ali için...

Çocukken, Kaptan Eniştemin karada olduğu nadir zamanlarda, televizyonda hava durumu başladı mı hemen susmamız gerektiğini bilirdik.

Abimler çocukken de, radyodan "Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesinden bildirilmiştir" anonsu işitildi mi evde mutlak sessizlik istermiş Kaptan Enişte. Bedeni karada da olsa aklı fikri hep denizlerde olan bir kaptan için, anlaşılır bir hassasiyet.

Bu yıl başında kaybettiğimiz Kaptan Eniştem Ahmet Yenigün, teyzemle nikah günlerinde.
Kendisi şen kahkahalarıyla, kocaman sesiyle, uzak uzak memleketlerden getirdiği hediyelerle çocukluk kahramanlarımdandı. Ruhu şad olsun!

Kaptanınki anlaşılır evet, denizde gemileri var, ama günde 3 kere "Anneeeee, Kahyamanmayas az buyutlu 41!" "Babaaa, Ankara'yı su bastı"... diye haykırarak güzel memleketimizin hava durumu hakkında ailemizi bilinçlendiren Ali'nin hassasiyeti nereden geliyor, merak ediyorum.
Sen hep ferah kal şirin Kahramanmaraş!