17 Temmuz 2012 Salı

Sorun Söyleyelim


Uzun Çorap'tan Ayşe Çavdar'ın davetiyle, "Bir Anneye / Babaya Sorduk" köşesinin geçen haftaki misafiri bendim.
Ayşe hanım sağolsun, "aceleye lüzum yok, tadını çıkara çıkara cevaplayın" deyince, ben de cevapları uzattıkça uzattım:)
Bu vesileyle, Ali Babası ve Kırk Haramiler hakkında çıkan diğer ufak tefek haberlerin de linklerini derli toplu bir şekilde vermiş olayım:

 2 Mayıs 2009, Hürriyet:

7-20 Temmuz 2011 Aktüel (sayı: 247)

23 Temmuz 2011 Star Cumartesi

25 Temmuz 2011 Sabah, Günaydın

İşte Uzun Çorap'taki sorular ve cevaplar:


Kaç yaşında baba oldunuz? Planlı mıydı?
Evlendiğimizde Tuba daha üniversitedeydi. Çocuk sahibi olmakla alakalı ne olumlu ne olumsuz, hiç keskin fikirlerimiz, arzularımız yoktu.
“Ne zaman çocuk yapacaksınız?”, “Daha siz kendiniz çocuksunuz, sakın ha!”, “Aaaa çocuksuz olmaz!”, “Yoksa olmuyor mu?” salvolarını dört sene boyunca hasarsız atlattık, sonra bir anda neden olmasın dedik ve bir kaç ay sonra ilk kalp atışlarını dinliyorduk. Ben otuzumu bitirmek üzereydim, Tuba yirmi dördünü.

Eşinizin hamilelik süreci sizin açınızdan nasıl geçti? 
Hamileliğin dördüncü ayında tezim için iki aylığına Paris’e gittim. O iki ay benim için epey zorlu geçti, sürekli deli miyim neyim, ne işim var burada diye düşünüyordum, Paris postaneleri ve Fransa’da komünikasyon sisteminin işleyişi ile ilgili de hatırı sayılır bir uzmanlık kazandım.
Giderken Tuba’da gözle görülür hiçbir fiziksel değişiklik yoktu. İki ay sonra döndüğümde havaalanında beni bayağı bayağı hamile bir kadın karşılıyordu. Gerçi ben oradayken de hergün görüşüyorduk ama işin fiziksel kısmını ancak havaalanında idrak edebildim. Kalp atışlarını dinledikten sonraki ilk büyük sevinç, orada oldu.
Hamilelik Tuba’da sürekli bir neşe ve enerji patlaması şeklinde tezahür ettiğinden, benim açımdan da herşey çok eğlenceli ve rahattı. Sürekli “hamilelik süpermiş, filler çok şanslı” deyip duruyordu. Doğumdan bir hafta öncesine kadar çalışmaya, bir gün öncesine kadar da araba kullanmaya devam etti. Bir tek araba kullanma kısmı, acaba bugün hangi minibüs şoförüyle ralli yaptılar şeklinde bir endişe kaynağıydı, ama o kadar...
Bir de ne kadar uğraşırsanız uğraşın, aslında baba olarak bütün o sürecin dışındasınız. Anneyle ilk andan kurulan fiziksel bağdan yoksunsunuz. Ben de belki bu dışarda kalma endişesiyle, kendimi o sürece dahil edebilmek için, ilk başlarda  çok mu kendimi ortalara sermek olur diye çekinsem de hamileliğin son haftasında blog yazmaya başladım. Hâlâ da devam ediyor...

Bebeğinizi ilk gördüğünüzde ne hissettiniz?
Olumsuz bir sonuç çıkarsa ne yapacağını bilemediğinden Tuba ikili, üçlü... testleri yaptırmayı reddetmişti. Doktorumuz da “eğer hekim değilseniz, doğumhaneye girmemenizi tercih ediyorum” deyince doğuma da giremedim. Herhalde bunların verdiği stresle doğumhaneden çıkarıp kucağıma verdiklerinde, ilk bütün parmaklarını saydım. Ne yaptığımın farkında değildim.
Doğumhanenin önünde benimle birlikte bekleyen arkadaşlarımın tezahüratlarıyla kendisini süper yakışıklı bulduğumu da hatırlıyorum. Şimdi dönüp ilk gün fotoğraflarına baktığımda, kargaya yavrusu kuzgun görünür ne demekmiş anlıyorum.

Evde altları kim değiştiriyor?
Artık beş yaşına geliyor, kendi işini halletmeyi öğrendi. Bebekken, eğer evdeysem altını da ben değiştiriyordum, mamasını da ben hazırlıyordum, banyosunu da ben yaptırıyordum ama bunun anneye “yardımcı” olmakla filan ilgisi yok. Hep demin bahsettiğim o sürecin dışında kalmaktan rahatsız olma durumuyla ilgili, bütün bunları yapmazsam birşeyler eksik kalacak gibi geliyordu, huzursuz oluyordum. Gerçi Tuba doğumdan sonra dört yıl kadar çalışmadığı için evde olan ve altını değiştiren, mamasını hazırlayan, giysilerini ütüleyen, banyosunu yaptıran...  genellikle o oluyordu.

İsme nasıl karar verdiniz? Ne oldu?
İsmi Ali. Cinsiyeti belli olduğunda ben burada değildim, Tuba’nın “pipi göründü!” mesajı üzerine hemen bilgisayar başına geçtim, konuşurken iki dakikada “Ali olsun” kararını verdik, sıfır tereddüt.
Bazen etraftaki süper fantastik isimleri duydukça, Ali büyüyünce “Bizimkiler bana hiç özenmemiş, ilk akıllarına gelen ismi koymuşlar” diye hüzünlenecek diye dalga geçiyoruz.

İş ve sosyal hayatınız nasıl etkilendi?
Bana kalırsa hiçbirşey değişmedi, en azından benim farkedip üzüldüğüm değişiklikler olmadı, ne bileyim “Aman Allah’ım hayatım artık eskisi gibi değil” depresyonu yaşamadım. Gerçi bu Tuba için de böyle midir emin değilim, çalışmaya dört yıl ara verdi sonuçta... Yine de büyük ölçüde Ali’den önce yaptıklarımızı yapmaya devam ettik gibime geliyor, bir arkadaşımızın deyimiyle, “yazık, bu çocuk da kafe köşelerinde büyüdü.”
Ama hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri, ben “birşey değişmedi ki, ne var yani...” dedikçe çok eğleniyor, itiraf etmeliyim.

Nasıl bir baba olacağınızı düşünüyordunuz? Düşündüğünüz gibi oldu mu?
Çocuğunun başka bir birey olduğunu anlayıp kabullenebilmiş bir baba olabilmeyi umuyordum, umarım olabilirim.

Eş-dosttan giysi/oyuncak aldınız mı?
Koli koli...

Bebeğinizin bakımına kimler yardım etti?
Sürekli bir yardım almadık ama Tuba’nın annesi ve ablaları çok destek oldular.

Kendinizi babanızla kıyaslasanız…
Çocukken annemle babamın bende uyandırdığı özgürlük içinde güvende olma hissini Ali’ye yaşatabilmeyi umarım. Ötesi için Ali en azından on beş yaşına gelinceye kadar birşey söylemek istemem.

Kendi tarifiniz bebek/çocuk yemekleri varsa anlatsanıza…
Aslında şanslıydık, karnını doyurabilmek için taklalar atmamız gerekmedi. Küçücüktü, daha dişleri yoktu, neden pizzanın domatesli kısmı kendisine verilmiyor diye olay çıkardığını hatırlıyorum mesela. Ya da brokolinin tadını değilse de “modelini” hep beğendi, üstelik artık tadını da seviyor.
Okula başladıktan sonra ise, evdeki yemeklerin pabucu dama atıldı, diyor ki biz iğrenç yapıyormuşuz, Kadriye Teyze herşeyi çok lezzetli yapıyormuş. Tarif için doğru adres biz değiliz yani...

Çocuğunuzla beraber hayatınızda ve sizde neler değişti?
Söylediğim gibi hayatım değiştiyse de çok farkında değilim. Zaten sanki hiç Ali’siz bir hayatım yokmuş gibi geliyor. Ama birşeyler değişti tabi, bence en dramatik olanı, artık kendimi oğullarla değil, babalarla özdeşleştiriyorum. Bir filmde, bir romanda, yolda, vapurda, nerede bir baba oğul görsem, kendimi oğulun değil, babanın yerine koyuyorum. Bu his ilk geldiğinde Ali daha doğmamıştı, beş yıl oldu hala ilginç geliyor...
Bir de artık Ali’ye mahcup olmamak için, en azından Galatasaray’ın o hafta kimle maçı vardı ve sonuç ne oldu öğrenmeye gayret ediyorum.

Çocuğunuzla beraber neleri yapmaktan zevk alıyorsunuz?
Bu sene okulu benimkinin karşısındaydı. Tuba’nın bizi bırakmadığı sabahlar elele tutuşup birlikte yola koyulmaktan, yol boyu kitap okuyup muhabbet etmekten, sıkılınca “baba telefonunla oynayabilir miyim” demesinden, yorulunca omzuma çıkmak istemesinden, hep aynı yerlerde aynı numaraları çekmeye çalışmasından çok zevk aldım.
Bir de bence bir çocukla vakit geçirmenin en güzel tarafı, muhatabınız durağan değil, sürekli bir oluş halinde ve bugün çok zevk aldığı birşeyi yarın çok çocuk işi bulabiliyor. Bu sayede ilelebet sürüp insanı boğacak rutinler mümkün değil.
Sonuçta kendisiyle sadece milimetrik planlanmış “çok özel” anları paylaşıyor değiliz ama genel olarak ben Ali’yle vakit geçirirken çok eğleniyorum, umarım o da kibarlığından sıkılmıyormuş gibi yapmıyordur.

Çocuğunuzun sevmediğiniz huyu?
Fazla tertipli olmasından bazen ürküyorum. Bir ara en korkulu rüyası kötü adamların gece gelip yatağını bozmasıydı diyeyim siz anlayın...

Deneyimlerinize dayanarak babalara ve baba adaylarına önerileriniz var mı?
Valla kendimi kimselere tavsiye verecek konumda görmüyorum, ama laf dinletemediklerinde, mucizevi “sayma metodunu” bir denesinler derim. “Ona kadar sayıyorum , o ayakkabılar giyilmiş olacak”, “Beşe kadar sayıyorum, dooğru banyoya” gibi... Saymayı bitirdiğimde dediğimi yapmamış olursa ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok ama bizde  bu yöntem hala işe yarıyor, belki onlarda da yarar. J

Babalık neymiş?
Herkes için her zaman işleyecek mutlak bir reçete, tek bir formül yok sanki burada da. Aynı insan için bile üç gün pösteki saymaksa, dört gün Hogwarts’ta Quidditch kaptanlığı yapmak...




Aktüel

Star

28 Haziran 2012 Perşembe

Hak taaddüd eder...

Dayım Ahmet Çakmak

Tek çocuk değilim ama ben doğduğumda bütün kardeşlerim çoktan çocukluktan çıkmıştı. Benim "tek çocuk"luktan çıkmam, Ahmet dayımlar İstanbul'a döndüklerinde oldu. Büyükler, küçükler, akranlarım, ne zaman sıkılsam beş adım ötemdeydiler artık. Annem mümkün değil izin vermediği için bir parçası olamadığım Isparta'daki cennet, bir anda yanıbaşıma gelmişti.

Dayımla ilgili öğrenmem gerekenleri hemen öğrendim: 
Alet çantasına asla dokunma, kütüphaneden aldıklarını işin bitince aldığın yere, aldığın gibi bırak!

Dayımın kütüphanesinde olup da bizde olmadığına en çok hayıflandığım kitap nedense Japon Kültürü diye bir şey olmuştu. Semtler değişti, evler değişti, eşyalar değişti, hala dayımlara gittiğimde gözüm kütüphanede onu arar. Eskiden hep yaptığım gibi alıp birkaç sayfa okumasam da, orada olduğunu görünce, sanki çocukluğumdan bugüne çıkan ve sadece benim bildiğim bir patikayı hatırlamış olurum.

Geçtiğimiz nisan ayında dayım öldü. Son üç gününde hastanede, başucundaydık. Kutunun dibinde kalan tek bir damlayı bile ziyan etmemeye kararlı,  etraftakilerin çıkan hırıltılarla irkilmesini zerre umursamayan bir çocuğun iştahıyla alıp verdiği son nefeslerini dinledik. 

Uzun süren ve çok ızdırap veren hastalığından şikayet ettiğini hiç duymadım, ama tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu ve bütün hayatı boyunca pervasızca koruduğu o efsanevi şahsi özerkliği için endişeleniyordu. "Hastalığın kötü tarafı, başkaları sana tahakküm etmeye başlıyor, kendi iraden yokmuş gibi davranıyorlar" diyordu iyileşeceğinden umudu kesmeyip sürekli başka bir doktor, değişik bir tedavi,  yeni bir ilaç önerenlere kızarken. Onun için aslında neyin daha iyi olduğunu söylemeye cür'et edebilenleri "hakîkat taaddüd eder" diyerek susturuyordu. 


Zaten onunki kadar büyük bir özerklik iddiasını da ancak çoğulculuğa inanan biri taşıyabilirdi.

İlk komşuluğumuz, benim yatılı okula başlamamla akamete uğramıştı, sonuncusu umarım çok daha güzel bir muhitte, ilanihaye devam eder…


27 Mayıs 2012 Pazar

Bahçelerde börülce...



İlk dalgın dalgın arabalarıyla oynarken farkettim. Birşeyler mırıldanıyordu ama mırıldandığı şey, yuvada öğrenmesini bekleyeceğim birşey değildi. Yanılmışım, yuvada öğrenmişler...


Haydi hepberaber, şşşt mori yalelelli yar nina nina nom....

10 Nisan 2012 Salı

Akıl küpü maşallah!


-Anneeee, baksana ne büyük köpek!



8 Mart 2012 Perşembe

Kurbağa Kurbiş kaç yaşına giriyor?

Huzurlarınızda partinin en güzel kızı, Kurbağa Kurbiş!

Canı çok sıkıldığı için ne yapacağını bilemeyen Köstebek Kuki'nin ibret dolu maceralarını okuyorduk geçen gece. Kâh her sayfada bizimle birlikte bütün hikâyeyi takip eden çekirgelere, kâh bir gece evvel Claude Monet ve Sihirli Bahçe'de de gördüğümüz nilüfer çiçeklerine bakıp Köstebek Kuki'yi ayıplarken Ali, can alıcı soruyu sordu:

- Kurbağa Kurbiş kaç yaşına giriyor?

Kurbiş'in, Köstebek Kuki'yi, çekirgeleri, arıyı, örümceği, karıncayı, uğur böceğini ve partiye gelmeyen salyangozu, siyah kuşu, peygamber böceğini ve kelebeği de sayarsak 15 arkadaşı vardı, acaba 15 yaşına giriyor olabilir miydi? 15'i biraz fazla bulduk, üstelik partide şarkı söyleyen kuşlar vardı ama kaç tane olduklarını bilemiyorduk, hem acaba Kurbağa Kurbiş'i de saymak gerekmez miydi? Emin olamadık.

Kurbağa Kurbiş'in kolunda tam dört tane renkli bilezik vardı, belki her doğum gününde annesi ona bir bilezik veriyordur? Peki ya bütün bilezikleri geçen doğum gününde verdiyse?
Bir türlü işin için çıkamıyorduk. İşi gücü sayılarla uğraşmak olan abime sorduk, şöyle bir cevap geldi:
Sevgili Ali, 
Çok şükür yaş hesaplama işinde uzman bir amcan var,eğer Kurbağa Kurbiş'in yaşını sana tam olarak hesaplayamazlarsa bana doğum gününü ve yılını yazarsan ben sana cevabı hemen bildiririm.  
Sevgiyle hepinizin gözlerinizden öperim. 
Amcan Süleyman
Ama biz  Kurbiş'in ne doğum gününü biliyorduk, ne yılını... Bilsek ne diye bu kadar uğraşalım?


Bir çare, ertesi gün kitabı okula götürdü Ali, belki Havva öğretmen biliyordur? Belki sınıf arkadaşlarından Kurbiş'in kaç yaşında olduğunu bilen biri çıkar? Maalesef sonuç yine hüsran, yine hüsran, bir türlü doğru cevabı öğrenemiyorduk.

Köstebek Kuki'nin vefakar çekirgeleri...


En sonunda, Köstebek Kuki hikâyesinin yazarı Betül Sayın'a ulaşmaya karar verdik. Ne de olsa bizim dünyamızdan olup da Kurbiş'i en yakından tanıyan insan oydu, belki o bilezikler bile onun hediyesidir...


Ali söyledi, ben yazdım:
Merhaba, 
Benim adım Ali. 4,5 yaşındayım. Bunları ben söylüyorum babam da yazıyor. Çünkü ben daha okuma yazma bilmiyorum. Ama okumayı biraz öğrendim. Yazmayı da biraz öğrendim. Ama her şeyi de yazamam. O yüzden benim söylediklerimi babam yazıyor. Siz de okuyorsunuz.
Kurbağa Kurbiş'in kaçıncı doğum günü? Yani Kurbiş kaç yaşına giriyor? Eğer biliyorsanız söyleyebilir misiniz?
Kırmızı Fesli Hamdi'nin hikayesini de siz yazmışsınız. Ben de Kapalıçarşı'ya gittim.  Dün akşam Köstebek Kuki'yi okuduk. Bu akşam da belki Hamdi'yi okuruz. Belki de başka bir şey okuruz.
 Çok çok çok çok teşekkür ederim.
 Ali Özdil


Meraklı bekleyişimiz hemen o gece sona erdi. Betül Hanım sağolsun, bu büyük sırrı şıp diye aydınlatıvermişti:
Sevgili Ali merhaba, 
Öncelikle okuma yazma bilmemene ya da azıcık bilmene rağmen kitapları çok sevmen beni çok sevindirdi.
Biliyor musun, çocukken kitapları ben de çok severdim. Okumayı henüz bilmediğim yaşlarımda, Bülent amcam bana yatmadan önce sevdiğim masalları  okurdu.
Ben de resimlerine bakıp hayaller kurardım. Sonraları kendim okumaya başladığımda da aynı hikayeleri üstüste o kadar çok okurdum ki neredeyse ezberlerdim :)
Çocukken okuduğum kitapların çoğu hala aklımda. Bakalım sen de büyüdüğünde okuduğun kitapları hatırlayabilecek misin? 
Kurbağa Kurbiş’in doğum gününde kaç yaşına girdiğini sormuşsun. Senin yaşlarına yakın olmalı onun da yaşı. Demek ki 5 yaşına giriyor. 
Ben de merak ettim, sen acaba hangi kitabı daha çok sevdin. Köstebek Kuki’yi mi yoksa 5 Çocuk 5 İstanbul’u mu? 
Sevgilerimle yanaklarından öpüyorum. 
Betül
Şimdi sıra bütün bu bilgiler ışığında, abimin Kurbiş'in doğum gününü tam olarak hesaplamasında. Madem uzman, bu kadarcık işi de yapıversin.

Biz de belki bir sonraki doğum gününde Kurbiş'e renkli bir bilezik hediye ederiz.

Kırmızı Fesli Hamdi, 5 Çocuk 5 İstanbul'un kahramanlarından. Kendisini yukarıda macun yalarken görüyorsunuz.

 Bu da Köstebek Kuki'nin kapağı... 
Hangisini daha çok sevdiğine gelince,  cevap şu: 
"Bazı akşamlar Köstebek Kuki'yi, bazı akşamlar Kırmızı Fesli Hamdi'yi seviyorum."

7 Mart 2012 Çarşamba

Hepsi "Her Zaman"!


Ben yazmakta biraz gecikmiş olabilirim ama elbette Ali de milyonlarca yavruyla birlikte, ilk karnesini aldı. Gerçi neden karne verildiğini çok da iyi anlamış değil. Üstelik okul 15 tatile girmediği için cuma karneyi aldı, pazartesi yine okul yoluna düştü, yani karne hayatında pek bir şey değiştirmedi, kar da olmasa hiç tatil yüzü göreceği yoktu... Ama olsun, okul demek biraz da karne demek, kendisi pek heyecanlanmasa da biz karnenin hakkını verelim...

Zehra'nın anaokulu karnesinde "zıplayabilir, tırmanabilir, tırmandığı yerden inebilir" gibi çok fantastik maddeler vardı. Ama tabii Zehra'nın zamanından bu yana pedagoji de gelişmiş. Ali'nin karnesi Psikolojik Alan, Sosyal-Duygusal Alan, Bilişsel Alan, Dil Alanı, Özbakım Becerileri ve Sağlık olmak üzere altı gelişim alanına bölünmüş. Notlama da "her zaman / ara sıra / hiçbir zaman" şeklinde yapılmış. Yani maalesef ne ağız dolusu hepsi pekiyi demek mümkün  ne de atlama, zıplama eskisi gibi önem verilen akrobatik beceriler...

Artık belgeyle sabit ki yavrumuz ritmik hareketleri yapabilen, kendisinin ve başkalarının farklı durumlarını kabullenebilen, bir olaydan sonra neler olacağını tahmin edebilen (küçük medyum), konuşurken ses tonunu ve hızını ayarlayabilen, yorulunca dinlenmeyi akıl edebilen... bir insan.

Vatana millete hayırlı olsun!





18 Ocak 2012 Çarşamba

Hrant için, adalet için...


Ali'ye ölümü anlatmak kolay değil. "Şimdi öldü ve iyileşince yine gelecek." diyor birisinin, mesela babaannesinin öldüğünü duyunca. Belki de haklıdır, belki ezeli bir bilgiyi henüz unutmamıştır.

Biz de kaç yıldır, bir kapının önünde oturmuş, kapıcının keyfini bekliyoruz. Unutmak istediğimiz gerçek şu: Bizi içeri koymayan kapıcı çok güçlü biri ama kapıcıların en basiti. Kapının ardında odalar odaları takip ediyor ve her bir odanın kapıcısı bir öncekinden daha da güçlü. Üçüncüyü görmeye bizim kapıcı bile dayanamaz...

Dün bunu bir kez daha gördük, yarın saat birde, Taksim'de buluşup, Agos'a yürüyoruz.

Ne yapalım, geçebileceğimiz başka kapı yok...



11 Ocak 2012 Çarşamba

Olaylar, olaylar...

Kerem'le mavi partisinde...

İlk olarak akvaryuma gittik. Balık gördük, kılıç balığı, balina, suya düşmüş çiçek gördük. Servisi çok merak ediyordum, iyi oldu. Akvaryuma giderken de önce geldik zannettik ama servisçi Zafer Amca yanlış götürmüş. O yanlışlıkla gittiğimiz yerde de kaplumbağa gördük.

Tiyatroda gizemli olaylar...

İkinci gezimiz tiyatroydu. Yine servisle gittik, okuldan çıktık, düümdüz gittik, sonra bu tarafa döndük, biraz daha gittik sağa döndük biraz daha gittik, bir daha döndük ve tiyatroya geldik. Tiyatroda insanlar karanlıktaydı. Herkes bu insanlar kim diye merak etti. Üç kişi vardı. Tiyatro çok güzeldi, çok güldük. Tiyatroda anlatmak istemediğim şeyler de oldu. Sen de sakın yazma.

Birisi sizin eşinizse, siz de onun eşisiniz demektir.

Üçüncü gezimiz de buz pateniydi. Ben ilk önce buz patenine gitmek istemedim ama sonra fikir değiştirdim. Hava çok soğuktu. Mehmet hariç bütün çocuklar şapkasını taktı sonra servise bindik. Eşlerimizle yanyana oturduk. Benim eşim Bilal'di yani ben de Bilal'in eşiydim. Bizim evin oradan geçtik ve buzpatenine geldik. Orada isteyenlere mısır verdiler. Herkes isteyince mısır yetmedi diğerlerine de kızarmış mısır verdiler.

Küçük Pluşenko buzlarda herkesi geçerken...

Buz pateni için tırtıllı ayakkabı giydik. Ayakkabıların altı çok keskindi, ayaklarımızın kesilmemesi için altına basmamamız lazım. Ben otuz iki giydim. Orada bir abla bize hareketler öğretti. Diğerleri bizim bayağı gerimizde kaldılar, Fatma Naz beni solladı. Ben de herkesi solladım. Fatma Naz'ı, Duru'yu, Efe'yi, Halil'i herkesi geçtim.

Şu kadarcık çocuklar toplu halde...

Önce kenardan kenardan tutunduk. Karşıdan karşıya gitmeye çalışırken hep birlikte düştük. Şu kadarcık çocuklar için çok zor hareketler öğrettiler. Yorulanlar dinlendi. Ben güzelce böyle böyle kaydım. Bir top vardı. Topa vurup gol atmaya çalıştık.



"ve ben ancak bahtiyar olacağım/karnıma bir türbin oturtup/kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!"

Sonra yeniden servislere binip okula döndük. Keşke Şimşek McQueen de California'dan İstanbul'a gelseydi ve bizimle buz pateni yapsaydı. Bize kalem getirseydi ve boyama yapsaydık. 

Söyleyeceklerim bu kadar...

ALİ

3 Ocak 2012 Salı

F.C. Internazionale Milano

Forza  Nerazzurri !

Pazartesi sabahı, Tuba erkenden çıktı, Ali'yle ben de azcık sabah keyfi yaptık. Sonra sabah keyfinin ucu kaçtı, geç kaldık, alelacele çıktık evden.

Ayakkabılarımın durumunu farkettiğimizde artık herşey için çok geç olmuştu... Ali çılgınca eğlendi, çeşitli telefon görüşmeleri yapıp herkese ayakkabılarımı anlattı. 

Okula geldiğimde haber çoktan yayılmıştı, ziyaretçilerimin ardı arkası kesilmedi, böylece bütün günü iki farklı ayakkabıyla geçirdim, dostumu düşmanımı tanımış oldum.

Bu sabah okula geldiğimde insanlar hâlâ yüzüme değil, ayakkabılarıma bakıyorlardı. 

Ama üzgünüm Zeynep, o şans bir kere güler insana... :)

Kâtip arzuhalim...



İstanbul, 03/01/2012

Sevgili Tuba,

30 yaşına giriyorsun. Arkadaşlarınla çok iyi vakit geçir. 

Doğum günün mutlu olsun annem. Mutlu mutlu mutlu olsun annem. 

Pastalarınızı yiyin. Güle güle benim pastam. 

Senin için resim yapıyorum. Uyanınca sana resmini göstereceğim. Uyanmazsan göstermeyeceğim. Zorlamayayım seni. 

Seni çok seviyorum. Annem morluk. Gülçiçeğim... 

ALİ