31 Aralık 2009 Perşembe

Haremde onbeş dakika...


Yasemin, Tuba ve Vivet, Parçalanmanın Kimyası'nın açılışında, Beyzade Bülent Osman Efendi ile...

Beylerbeyi cinleri


Ömer Uluç'un Beylerbeyi Sarayı'ndaki sergisi "Beylerbeyi Cinleri" biteli epey oluyor. Hatta benim bloga bir türlü bir şey yazmadığım uzun aylar boyunca sadece Beylerbeyi Cinleri'ne değil, sarayın cinlerden sonraki misafirleri olan Kahramanmaraş el sanatlarının güzide örneklerine ve Ömer Bey'in YKY Kazım Taşkent Sergi Salonu ve Sermet Çifter Kütüphanesi'nde gerçekleştirilen Parçalanmanın Kimyası adlı sergisine de veda ettik, bugün itibariyle de 2009'u uğurluyoruz...

Neyse, yeğenim Enes'in de bilgisayar başında hazırlık çalışmalarına katıldığı Beylerbeyi Cinleri, çoktan Ali, Babası ve Kırk Haramiler'deki yerini almalıydı. Kusurumuza bakmayıp, iyi saatte olsunlar...

Beylerbeyi Sarayı'nda, devasa bambuların arkasında, set bahçelerin altında, bugüne dek hiç dikkatimi çekmeyen tüneldeydi sergi. Ömer Bey'in yaratıkları, tünelin şekline uygun, kavisli, bombeli tuvaller üzerinde karşılıyordu ziyaretçilerini.
Fotoğraf: Muhsin Akgün

Sergiyi ne mutlu ki bir kaç kez gezme imkanı bulduk. Ama hiç gezemeyenler de mahzun olmasın, henüz herşey için çok geç değil: Parçalanmanın Kimyası'nın sergi kitabıyla birlikte, Cem Yardımcı'nın Beylerbeyi Cinleri'nden hareketle çektiği filmin DVD'si de siz sanatseverlerle buluşuyor...

Fotoğraf: Ozan Güzelce


Serginin henüz devam ettiği o mesut günlerde, Milliyet'ten Yasemin Bay'a verdiği bir mülakatta “Burası bir fantezi dünyası, hayaletler şatosunun büyük bir koridoru. Ve hepsi hayalet... Çok fazla ölüme gönderme var...” diyen Ömer Bey, sarayda bugünlerde saltanat süren tek zümre olan müstahdemlerden de, bürokrasiden de şikayet ediyordu: “Buraya girdik şimdi çıkamıyoruz. Daha doğrusu hemen çıkacağız. Dünyanın parasına mal oldu burası. Bir sürü adam oturmuş; köy meydanı gibi. Tek yaptıkları bir yere bir şey çakıldı mı diye dinlemek. Bir sürü sorun çıkardılar. Çok bürokratik ama nasıl bürokrasi! Çok öfkeliyim; deli, bunak diyorlar bana herhalde...”


Saray'da kahvaltı...

Ömer Uluç "armalı" aile tablomuz...

Sarayda artık bir tek müstahdemler saltanat sürüyor dedik ama, kedileri de unutmamalı....


4 Aralık 2009 Cuma

Davranın!

"İpekyolu üzerindeki Sürekli köyünde 5 Ekim 2009'da yapılan kanalizasyon çalışmasında 3 küp altın ve tarihi eşyalar bulundu. Mardin Müze Müdürü Nihat Erdoğan başkanlığında 4 arkeolog ve 12 işçi ile çevrede kazı çalışmaları yapıldı. Kazı çalışmaları sırasında farklı kültürlere ait çok sayıda değerli tarihi eşya ve altın çıkarıldı. Altınları ve tarihi eşyaları inceleyen Mardin Müzesi uzmanları son bin yıl içerisinde bölgede faaliyet gösterdiği bilinen Kırk Haramiler çetesinin izine ulaştı. "


6 Eylül 2009 Pazar

İyi ki doğdun Ali!

14 Ağustos 2009 Cuma

Ali'nin Kürt açılımı!

video

Geçen akşam, evde oturuyoruz, televizyon açık. Televizyon hala Ali'nin ilgisini pek çekmiyor bu arada. En uzun televizyon macerasını, Charlotte's Web'in karşısında yaşadı. Hepsi konuşan bir çiftlik dolusu hayvana rağmen, ondan bile yaklaşık 15 dakika sonra sıkıldı. Neyse, hiç şikayetçi değilim sonuçta. Ama itiraf edeyim, bazen dellenip acaba dikkat sorunu mu var, odaklanamıyor mu diye düşünmüyor değilim...

İşte televizyon açık, haberler var, mevzu Kürt açılımı. Ardından, Devlet Bahçeli'nin ateşli tepkisi geliyor ekrana. Devlet Bahçeli, bir insan sesini nasıl bu şekilde kullanabilir dedirten tonlamasıyla 12 kötü adamı ve daha bir sürü hain planı deşifre ediyor...

Ali bir anda dikkat kesildi. Korkmalı mı, gülmeli mi karar veremiyor. Sonunda bu sesle ciddi bir şeyler söylenemeyeceğine karar verip kahkahalarla gülmeye başladı ama hala tedirgin. Sonra bize dönüp, en tiz Devlet Bahçeli sesiyle "Bödüdüüüüü" diye bağırmaya başladı.

O an şoktaydık, çekim yapamadık, kusurumuza bakmayın. Aklımız başımıza geldiğinde ise kendisi kamera karşısında biraz utangaç durdu, siz canından çok sevdiği seyircilerinin karşısına o sesle çıkmak istemiyor sanırım, ama işte ne zaman sorsanız "Devlet Bahçeli nasıl bağırıyor?" diye, cevabı hazır: "Bölücü"....

26 Temmuz 2009 Pazar

4 Temmuz 2009 Cumartesi

All inclusive!


Ali, Babası ve Kırk Haramiler olarak -hep birlikte- BÖ2009!'da aile kategorisi birincisi olmuştuk, biliyorsunuz. Herkese tekrar çok teşekkür ediyoruz, ama işte hayat zalim, birincilik ödülünün zevkini sadece biz çıkartabildik:) Bütün kırk haramiler için de Ali'den tekrar bir öpücük gelsin o halde:

Bizse söylemesi ayıp, geçen hafta, tam final sınavları, not verme işleri bitmiş, yaz okulu hengamesi de henüz başlamamışken, Letoonia Fethiye'de harika bir hafta geçirdik. Kürsü ve "hayat" arkadaşımız Ahmet'in de katılımıyla muhteşem bir tatil ekibi olduk. Gerçi Ahmet, uçakta kulaklığı çalışmayınca "teknik bir arıza var, lütfen kaptanı haberdar edin, her an düşebiliriz hostes hanım" diyen bir karayolları sevdalısı olarak, 14 saat süren çileli bir yolculukla, otobüsle gelmeyi tercih etti ama gidişte de dönüşte de biz cidden çok rahattık.

Evden havaalanına giderken, Gökçe'nin tavsiyesiyle keşfettiğimiz Secure Drive sayesinde çok konforluyduk. Uçakta şansımıza, yanımızdaki koltuk boştu ve Ali de ilk uçak yolculuğunda kucakta seyahat etmek durumunda kalmadı. Dalaman'a indiğimizde, Letoonia tarafından karşılandık, daha ne olsun... Bütün ayarlamalarla bizzat ilgilenen, hiç bir sıkıntı yaşanmaması için olağanüstü bir gayret sarfeden Şahin Toprak'a bir de buradan teşekkür etmek boynumuzun borcu...

Otel, yaklaşık 17 hektarlık bir yarım adada, çam ormanları ortasında devasa bir tesis. Fethiye merkeze sadece 4 kilometre uzaklıkta, üstelik de her saat otelden Fethiye'ye tekne kalkıyor. Herkes son derece güleryüzlü. Tabii bazen fazla kibarlıktan bunalan amcalarla karşılaşmak da mümkün, ama sonuçta Türkçe bilmiyorsanız hiç sorun yok... İlk gece elindeki gülleri bir türlü almayıp teşekkür etmekle yetinen turistlerin arkasından, "Tenkyu, tenkyu, hay sizin tenkyunuzu..." diyen amca, bütün tatilimizi neşelendirdi. Biz de burdan tatili anlatırken sürekli teşekkür ettikçe aklıma geliyor, neyse işte siz de bizim tenkyumuzu...

Ben sinir bozucu erken uyanma alışkanlığımı elbette tatilde de terkedemedim, sabah yedi buçukta dikilip, Ali eğer uyanmışsa onu da alarak, önce kahvaltıya, sonra denize... Tuba normal bir insan olarak ona doğru uyanıp bize katılıyordu.

Ahmet'e gelince, o da elbette sabah beşe kadar oturup, güne öğleden sonra başlama alışkanlığını terketmedi. Kaldığımız bungalovların çatılarında, geceleri süren yaban hayatıyla ilgili bilgi almak isterseniz, kendisine başvurabilirsiniz....

Ali suyu bu kadar severken, denize girmekten de korkmaz diye umutlanıyorduk, yanılmışız. Deniz kenarında oturup, kovasıyla, tırmığıyla oynadığı, iskeleye oturup denize taş attığı sürece hiç sorun yok. Ama işler biraz ciddileşince, "baba lütfeen" diye uyarmaya başlıyordu.

Sonuçta hergün iki kere filan suya girdi, biri havuzda olmak üzere iki kere su yutmayı becerdi ama, denizle bir aşk yaşadığını söylemek için çok hayalperest olmak lazım:
- Ali hadi denize gidelim, tamam mı?
- Tamam.
- Yüzecek misin peki?
- I-ııı
- Hadi oğlum, bari biraz omuzların, saçların ıslansın?
- Baba lütfeeen...
- Taş atalım mı denize?
- Taş...
- Ali deniz güzel mi?
- Güzel.
- Yüzelim mi?
- I ıııııh...

Bir de tabii "Where is Bryan?" meselesi var. Tatilin üçüncü günü, akşam yemeğinde, çok sevimli bir İngiliz aileyle tanıştık, Bryan, Colette ve üç çocukları: Daniel, Emily ve Joseph... Sonra da onlar gidinceye dek, sürekli birlikteydik. Bryan'ın annesi Türkmüş, ama çok genç yaşta, Bryan henüz Ali kadarken vefat etmiş. İstanbul'u hatırlıyor Bryan ama en son onlu yaşlarındayken gelmiş, yani neredeyse 40 yıl sonra annesinin memleketiyle ilk teması bu tatil... Ali sakallarını biraz yadırgasa da, gayet iyi anlaştılar. Bryan'lar gittiğinden beri Ali'ye sorulunca, "Ali, where is Bryan?" diye, sektirmeden cevaplıyor: "Gitti..."

Bu arada Ali yeni bir bağımlılık sahibi de oldu: Meyve suyu... Çok fazla süt içtiği için, bari arada başka şeyler içsin diye uğraşıyorduk İstanbul'da, sinirleniyordu, ille de süt içecekmiş. Ama Fethiye'de, sürekli meyve suyu içmek istedi. Sütü eğer hemen akabinde uyumayı planlamıyorsa, hala da reddediyor, bir şikayetimiz yok...

Ali'nin fazlasıyla neşeli fotoğrafları arasında, şimdi de biraz dengeyi sağlayalım: Tatilde dünyanın en mutsuz kadınını da yakından görme fırsatımız oldu. İsmini bilmiyoruz ama haberiniz olsun, kendisi muhtemelen Rus, yirmili yaşlarında. Marinka isimli küçücük bir kızı ve yetmiş yaşlarında karizmatik bir kocası var. Bütün vakti Marinka'nın sahildeki diğer çocukların oyuncaklarını gasp etmesini engellemeye çalışmakla geçiyor. Siz hiç bir şeye üzülmeyin, o sağolsun, dünyanın bütün dertlerine yetecek kadar üzülüp mutsuz oluyor...

Biz doğrusu çok mutluyduk, Ahmet, bol bol fotoğraf çekti. Buradaki fotoğrafların bir çoğu, kendisine ait... Zaten topu topu bir kez Ali'ye deniz malzemeleri almak için Fethiye'ye gittik, bir kafamı kaldırdım, Ahmet emlakçı vitrinine yapışmış, Fethiye emlak piyasasını inceliyor. Fethiyeli mülk sahipleri biraz daha makul bir çizgiye gelebilirlerse Fethiye, havasına ama bilhassa suyuna bayılan yeni bir nefer kazanabilir...

Salı gecesi, yine gayet rahat bir yolculukla şehre döndük. (Ahmet'in İstanbul'a varması, elbette çarşamba sabahına kaldı.) Bu sefer uçak tıklım tıklım doluydu, Ali de Tuba'nın kucağında yolculuk etti ama sanırım ikisinin de pek bir şikayeti olmadı. Ali yine kalkışta ve inişte şen kahkahalar attı. Bu arada kulakları rahatsız olmasın diye kendisine uçuş boyunca sakız verdik. Otuz saniyede bir tekrar tekrar sakız çiğneme isteğine muhalefet edilince biraz huysuzlaşır gibi oldu. Doğaçlama bulunmuş ve muhtemelen çocuk psikolojisi açısından türlü zararları olan bir kocakarı yöntemi son derece başarılı sonuç verdi. Ali tam huysuzlanırken, hostes yemekleri toplamak için koca arabayı çekerek bize doğru geliyordu. "Bak dedim, hostesin kutusunu gördün mü, mızmızlanan çocukları alıp, içine koyuyormuş." Cidden korktu mu, yoksa babam beni elaleme rezil ediyor diye mi düşündü bilmiyorum, ama sakinleşti...

Uçaktan indik, Ali arabasına, biz bavullarımıza kavuştuk, Secure Drive bizi eve götürmek için bekliyordu. Biz yokken İstanbul'da bir ara dolu bile yağmış ama, geldik geleli acayip bir sıcak var... Dün Ahmet fakülte sekreterliğinin önünde, işten bunalmış bir halde tatil planlarından bahseden Gülsen Hanım'a, "Aaah, ah, bakalım biz ne zaman gidebileceğiz tatile" diye hayıflanıyordu...

Ali'ye gelince, uçak tecrübesi sonrası, şu sıralar hostesin kutusu kendisine hatırlatılınca gülüyor. Sanırım artık kuşlara da başka türlü bakıyor. Kedi, köpek aşkına, kuşlar da eklendi, nerede kuş görse, belirtiyor: "Babadu, bak uçtu!"


22 Haziran 2009 Pazartesi

Irma la douce

İlk saç traşının ardından, uzun zamandır planlayıp da bir türlü beceremediğimiz başka bir hayalimiz de gerçek oldu: Reyda'da pazar kahvaltısı... Gerçi bunca güneşli günün arasında şansımıza son haftaların en bulutlu ve esintili pazarı düştü ama ne gam! Az önce eklediğim Uvvbaaa narası da aynı günden kalma...

Ali nihayet İrma'yla karşılaşacağı için pek heyecanlı, düştük yollara. Reyda'yla pastanede karşılaşmamız da hoş oldu, Tuba arabayı bırakacak bir yer ararken, biz de nevalelerimizi aldık. Tuba bir iki Cihangir turunun ardından, pastanenin yanındaki otoparktan başka umut olmadığını görünce, ellerimizde torbalar, yürüye yürüye eve geçtik. Bu arada yoldaki bir dükkanda, İrma'ya da vik vik ses çıkartan bir çift garip kedi oyuncağı bulduk. Hayvancağız kuyruğunun filan çekilebileceği heyecanlı bir gün geçirecek, bari bir ödülü olsun...

Sahiden de Ali eve girer girmez büyük bir coşkuyla, İrma'ya olan ilgisini oyuncakları İrma'nın kafasına atmak suretiyle gösterince, kahvaltı boyunca İrma salonda, biz mutfakta diye özetlenebilecek bir usuli tedbir aldık...

İpek sağolsun, arada Ali'nin elinden tutup salona götürdü. Döndüğünde Ali, "Pisi pisi kork, kork" diye anlattı durumu. Bu, "İrma benden korkup, sehpanın altına saklanıyor." anlamına gelen özlü bir cümle.


Ali tıklım tıklım dolu bir otoparka ve önünde köpeklerin yaylandığı bir pet shop'a bakan mutfak balkonundan, başka ilgilerini tatmin etme fırsatını buldu. Kahvaltının ardından biz de salon balkonuna geçtik.

Orada, İrmayla pencere gerisinden birbirlerini uzun uzun tetkik etme şansı yakaladılar, iyi oldu. Sonrasında nihayet birbirlerine zarar vermeden aynı divanda oturup hoş beş etmeyi becerebildiler...

İrma Ali'yi tartıyor...

İrma'yla Ali'nin suretleri meczolurken...

Ve mutlu son...

video

Tuubaaaa!

video
Evet, önce anne değil baba dedi, ama abartacak bir durum yok, sonuçta Meryem'e de baba diyebiliyor. (Gerçi benden başkasına babadu demiyor, bununla övünürsem de çok görmeyin...) Tuba'nın annesi olduğunu ise elbette biliyor ama fevkalade bir durum yoksa, kendisine Tuba diye seslenmeyi tercih ediyor...

5 Haziran 2009 Cuma

Son Samuray da berbere gitti!



Sünnet meselesi daha kolay hallolmuştu. Sahiden. Ama ilk saç traşı için çok ter döktük. Önce dedik ki, "bakalım nereye kadar dayanabileceğiz?" Yaz yaklaştıkça anladık ki çok da fazla değil... (Hadi itiraf edeyim, sırf sıcaklar da değildi sorun. Ali isminde bir oğlumuz olduğunu bilen tanıdıklarımız bile, Ali'yi gördüklerinde "aa bir de kızınız mı oldu" diyorlardı, üzülsek mi sevinsek mi bilemiyorduk...) Ardından mesaimiz başladı: Acaba evde kendi kendimize mi halletsek, çocuklarla iyi anlaşan Cenk eve mi gelse? Yok yok, en iyisi alıp ilk önümüze gelen berbere sokmak...

Aaa, bu da olmaz, Ali mesela elektrik süpürgesine bayılıyor, ama saç kurutma makinesinin uzaylılar tarafından beynini ele geçirmek üzere tasarlanmış bir alet olduğunu düşünüyor, en iyisi bir çocuk berberi bulmak. Tamam da hangisi? Böyle böyle, ha bugün, ha yarın derken, en sonunda Aslı'yla Sinan'ın da iteklemesiyle, gözümüzü karartıp, Kızıltoprak e-bebek'ten randevumuzu aldık...

Çok şanslıymışız, Ali'nin saçlarını kesen Soner cidden çok başarılıydı, Ali'ye makası hiç hissettirmeden, güzelce traş etti, saç kurutma makinesi elbette yine sorun oldu ama ağlatacak kadar da değil...
Neredeyse hiç mızırdanmadan, etraftaki oyuncaklarla dan dun, dan dun oynaya oynaya bir baktı ki saçlar gitmiş. Aşağıda kaydı var, gördüğünüz gibi azıcık huzursuz, ama sonunda Soner'i kucaklayıp öptü bile. Soner de çocukların kendisinden genellikle nefret etmesine alışkınmış, çok mutlu oldu... Sonuçta çok da dramatik bir fark olmadı gerçi, mesela ben hala emin değilim Ali ne ölçüde farkına vardı saçlarındaki değişikliğin? Belki arada "neden kafama artık toka takmayı kestiler" diye düşünüyordur, o kadar...

video

Bu arada Gökçe sağolsun, ben "Evladım bir kuzulardan bir de saç kurutma makinesinden ölesiye korkuyor" diye anlatırken dedi ki, "Korkar tabi çocuk, ver eline saç kurutma makinesini, koy oyuncaklarını önüne, hadi bakalım kurut şunların saçlarını de, bak bakalım korkuyor mu?"
Denedim, sonuç çok başarılı, önce köpeklerin, tavşanın, devenin saçları kupkuru oldu, en sonunda da Ali'nin...

Bu arada tabii ki sınavlar, kağıtlar derken ben o kadar geciktirdim ki bütün bunları yazmayı, Ali'nin Soner'i ikinci ziyaretinin vakti de epey yaklaştı...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Yaşasın 40 haramiler!

Biliyorsunuz, Ali, Babası ve Kırk Haramiler, 2009 Blog Ödüllerinde, aile kategorisinde yarışıyordu. Geçen hafta oylama bitti, merakla sonuçları beklerken telefonum çaldı: "Merhaba, ben Hürriyet'ten arıyorum, tebrikler blogunuz birinci olmuş..."
Cumartesi günü de ödül töreni vardı, gittik ödüllerimizi aldık. babaolmak.com'un kahramanı Z. ve ailesiyle de tanışmış olduk. Ali ile Z., epey eğlendiler, merak edenler, buradan ve buradan kendi gözleriyle görebilirler...

Ödül olarak ne mi aldık? Yıldızlı bir plaket, Letoonia Resorts'dan bir haftalık tatil, ttnet'ten bir senelik wi fi paketi, Digital Age dergisine abonelik, bir de Coca Cola'dan piknik seti!

Yürüttükleri müthiş kampanya sırasında Mehmet Fazıl'la Selman, oy verenlere birincilik durumunda Ali'den öpücük vaadetmişlerdi: Ali'yle Z., herkes yerine bol bol birbirlerini öpüp, sıralarını savdılar. Şimdi sıra Selman'ın Mehmet Fazıl'ı öpmesinde...

Törenden sonra da elbette kös kös evimize dönmeyip, kutlamalara devam ettik: Selman, Hatice, Mehmet Fazıl, Samet, Neslihan, Mehmet ve gecenin sürprizi pazar sabahı 2 seneliğine memleketi terkeden Elif Eda!

Hoşçakal Elif Eda!

Uzun lafın kısası, hem bö!takımı'na, hem de oy vermeye üşense de tezahürat yapan, üşenmeyip oy veren herkese sonsuz teşekkürler...

Ün ünvan sahibi arkadaşlarımız var!

Ali, Yalçın'ın kanatları altında güvenle salatalığını yiyor...

Biz blog ödülleri heyecanı içerisindeyken, Yalçın da nihayet "yardımcı doçent" oldu... Gerçi Bilgi henüz web sitesini güncellememiş ama olsun, biz linkimizi verelim...

Üstelik, geçen yıl savunmasına hepbirlikte katıldığımız doktora tezi de XII Levha tarafından basıldı: Sinema Eserleri ve Eser Sahibinin Hakları. E bu senenin bilim kontenjanını doldurdu, artık heyecanla öykü kitabını bekliyoruz...

Söylediğim gibi, tezini savunurken oradaydım. Gerçi elbette tezi ne yazarken ne de savunurken Serap kadar "interaktif" bir katılım sergileyemedik hiçbirimiz, ama muazzam bir iş çıkardığını anlamamak mümkün değil... 

İşte şimdi kendisi "eseriyle" hepimizin hizmetinde; sağolsun, var olsun!

Ada tam 4 yaşında!

Geçen çarşamba Ada'nın doğum günüydü, nisan güzelimizden nasıl özür dileriz hiiiç bilemiyorum, unutuverdik işte...
Biliyorsunuz kendisi musikîşinas bir insan, ama olmadı şimdi, aynı zamanda da yeni türkçe tercih ediyor, şöyle söyleyelim: Kendisi müzik sever bir insan, belki müzikle gönlünü alabiliriz...
O zaman Ali'den Ada için bir mini minicik bir doğum günü parçası gelsin, biz de kendisine kocaman kocaman sarılalım...

video

17 Nisan 2009 Cuma

Ali'nin atıştırma yatağı...

Sylvia Plath'ın 3 hikayesini, Bilge Nur Öğütçü ve Zerrin Ertan Keskin çevirmişler, İmge Kitabevi de "Sorun Yaratmayan Kıyafet" başlığıyla yayınlamış. Resimler David Roberts'tan...


Hepsinin ellerine sağlık. Plath, aradan kaç yıl geçerse geçsin, yalnızca trajik yönleriyle hatırlanabilirmiş gibi gelen bu günlerde, iyi geldi...


Yatak Kitabı'nı okurken, sahiden dedim, altına filan süt varili entegre edilmiş bir yatak ne hoş olurdu...


Yatak Kitabı


Boy boy YATAKLAR -

Tek kişilik ya da çift kişilik,

Bebek karyolası ya da beşik,

Çekyat ya da beş kişilik.


Çoğu yatak - yataktır sadece

Uyumak ya da dinlenmek içindir,

Ama en iyileri çok

Çok daha ilginçtir!

(...)

Doğru seçilmiş bir Yatak

(Anlıyorsan ne dediğimi)

Öyle bir yataktır ki

Denizaltı bile olabilir

(...)

Ya da jet hızında bir yatak

Mars'a gitmek için

Cibinlikli bir yatak

Göktaşlarından korunmak için.


Acıkırsan eğer

Gecenin bir vaktinde

Atıştırma Yatağı iyidir

Bastırmak istersen açlığını


Ekmekten bir yastık

Ufak ufak kemirmelik

Ve başının üstünde

Otomatik bir düğme


İhtiyacın yok bozuk paraya,

Basmak yeter bir düğmeye

Sadece bir parmakla

Gelsin tavuklu sandviçler ve kekler.

(...)

Bu da David Roberts'tan, Plath'ın "atıştırma yatağı"...

Kitabın kapağında ise, "kuş gözleme yatağı"nın bir kısmını görüyoruz...