16 Mart 2009 Pazartesi

Ali-chan!



Uzun zamandır, havalar azıcık düzelse de Ali’yle bir yerlere gitsek diyorduk. Dün sabah güneşi görür gibi olunca heveslendik, "Pera Müzesi’ne gidelim, Kurosawa sergisini de görürürüz, İstiklal Caddesi’nde dolaşırız" diye. Biz evden çıkıncaya kadar güneş çoktan kaybolmuştu, hatta hafif hafif yağmur da başlamıştı ama yılmadık, sıkı sıkı giyinip kendimizi sokağa attık...

Cumartesi günü trafiğe açılan Kağıthane-Kasımpaşa tünelini de merak ediyorduk; nerde başlar, nerde biter, işte onu da görmüş olduk. Dolapdere üzerinden hoop diye Tarlabaşı’na çıkıverdik...

Müze sakindi çok, umarım ortalığın kargaşasından müzenin dinginliğine sığınan haftasonu ziyaretçilerine, Ali’nin sevinç çığlıklarıyla hayatı zindan etmemişizdir.


Önce Kurosawa sergisini gezdik, çok beğendik. Kurosawa’nın, filmlerini neredeyse sahne sahne işlediği storyboardlarından seçilen desenlerden oluşuyor sergi, 26 Nisan’a kadar da devam ediyor.

Çekik gözlü dedeler
Ali Ran’ın yaşlı samuraylarının, Dreams’in Van Gogh’un tarlalarından buraya misafirliğe gelmiş gibi duran asırlık değirmencisinin önünde “dede, dede!” diyerek kendinden geçti. Bir de “Tilkinin Düğünü” diye bir tablo vardı, yine Dreams filminden. Böyle bir sürü tilki, süslenip püslenmişler rengarenk düğüne gidiyorlar...

Tilki tabii Ali için fazla sofistike kalıyor, ama ne gam: “Pisi pisi” adını verdiği o tablo, sonra bir tünelin önünde ağzından köpükler fışkırarak zavallı bir adama havlayan ürkütücü “havhav”; “dede”lerle birlikte favorisi oldu...

Pisi pisi...

Hav hav!

Dönem başında Hülya hanım ve Ayşe Bala’yla Udonya’da buluşmuştuk. Ali, garip bir dilde anlaşılmaz şeyler konuşan çekik gözlü amcaların masalarına yanaşıp, Udonya'nın değişik ve çok lezzetli yemeklerinden tadıp, ilk japon kültürü tetkiklerini gerçekleştirmişti. Kurosawa ile de japon sanatına bir giriş yapmış oldu...

Arkada japon amcalar, elde haşi!

Arigato Hülya-san!

Müzede aynı anda, Galatarasaraylı ressamlar sergisi de vardı, orda da Halife Abdülmecid imzalı Sultan Aziz tablosu Ali’den büyük tezahürat aldı. “Dede, dede!”

Bu da şah dede!

Müzenin daimi koleksiyonunda yer alan "Kaplumbağa Terbiyecisi" ise, tahmin edersiniz, Ali için de bulunmaz nimet: hem dede var, hem de minicik hayvanlar...

İşte böyle müzenin katları arasında dolaşmaktan yorulup, caddeye çıktık. Yağmur dinmişti Allah’tan, şöyle bir dolanıp yemeğimizi yedik, dönüşte caddede gerçek bir kedi bile gördük, daha ne olsun!

1 yorum:

Arda Şakar dedi ki...

ali'nin karnı acıktıııııııııııı :)