29 Kasım 2007 Perşembe

Huyu benzemesin :)

Arada Tuba'ya benzetenler çıksa da, genellikle herkesin tepkisi "aaa tıpkı sen" minvalinde oluyor... Yıldızhan Hoca'nın eğlenceli bir tesbiti var konuyla ilgili: Çocuk doğduğunda genellikle çirkin olur, o yüzden herkes babaya benzetir, biraz büyüyüp güzelleştikçe anneye benzetmeye başlarlar diyor...
Bir de daha ilmi bir açıklama gördüm geçenlerde: Anne çocukla geçirdiği yoğun fiziki ilişki sayesinde, emindir, anne olmayı yadırgamaz, çocuğu hemen sahiplenir. Ama baba bütün bu sürecin biraz dışında hissedebilir kendisini. O yüzden de ilk aylarda toplum, aaa şuna bak, tıpkı babası, hık demiş burnundan düşmüş diyerek, babanın çocuğu sahiplenmesini kolaylaştırmaya çalışır bilinçsizce de olsa diyordu...

Sonuçta kime benziyor, sahiden bilemiyorum, iki aylıkken filan çekilmiş fotoğraflarıma bakınca, eğer bütün bebekler zaten benzemiyorlarsa birbirlerine, bana benzediğini söyleyebilirim. Kaşlarını çattıkça da annemi görür gibi oluyorum...

Emin olduğumuz bir şey, daha önce de yazmıştım galiba, yemek hususunda şimdilik bana benzemiyor. 8 sene insanların bir tas çorbayı beş dakika erken alabilmek için gırtlak gırtlağa gelebildiği bir ortamda yatılı okumama rağmen, bu yemek hırsına hiç kapılmadım, iştahlı bir insan olamadım, marifet diye söylemiyorum ama, ya unuturum yemek yemeyi, ya da gözümde büyütüp üşenirim... Ama Ali, obur değilse de hiç yemek ayırdetmiyor, boğazından geçen ilaç mı, mama mı, anne sütü mü, hatta yanlışlıkla dudağının kenarına düşen burun damlası mı, umurunda değil, her ihtimalde iştahla yalanıyor...

Mamasını annesi mi veriyor babası mı, anneannesi mi, Ömer Amcası mı, Doktor teyzesi mi, hiç farketmiyor... Hatta geçen ishal aşısı oldu, rotarix diye ağızdan alınan bir çeşit aşı, doktor endişelendi ilk başta, çocuklar sevmiyormuş tadını, ama Ali bitince dudak büktü, devamı yok mu diye... Nimetin kıymetini öğrendi diyoruz, ilk haftalarda geçirdiği açlık tecrübesiyle...

17 Kasım 2007 Cumartesi

Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden, bendim geçen ey sevgili sandalla denizden!

İlk günden beri yan yan gülüyor kendisi evet, ama artık kahkahalar atmaya da başladı... Bazenleri; daha spesifik olmak gerekirse yemek yiyeceğini, kucağa alınacağını anladığında, sahiden sevinçten ne yapacağını bilemeyip basıyor kahkahayı, ama bir de nasıl desem, daha bir diplomatik kahkahaları var: 'Biraz kahkaha atarsam acaba bu adam benimle ilgilenir mi?', "Şu kızları etkilemek için iç mi çekmeliyim, kahkaha mı atmalıyım?" diye bir durum değerlendirmesi yapıp, pozisyon belirliyor velet...
Hayatımız diplomasi oldu zaten, sürekli bir müzakere hali içerisindeyiz. Ama itiraf etmeliyim, kendisinin müthiş bir pazarlık kabiliyeti var, 'hayır artık dayanamayacağım, hiç takatim kalmadı' dediğiniz noktada, bir hareketiyle bütün silahlarınızı elinizden alabiliyor ya da bir anda süper uyumlu olmaya karar verebiliyor ve sizi tedirgin bir sevince garkederek ağlamayı kesiyor ve sessizce uykuya dalıveriyor...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Ali bak top!

Ali doğar doğmaz, Güneş başladı 'alemlere akacağız koçum', 'topçu yapacağız yavruyu' demeye ama, bütün bunlar için önce kendisinin yüksek hukukçu olarak temayüz etmesini beklemek zorunda kaldık...
Neyse nihayet kazasız belasız atlattı tez savunma meselesini de, Süheyla Hanım'la birlikte geldiler Ali'nin ilk idmanları için zaman belirlemeye...

Efe dünyayı kurtarıyor...

Dilek'le Neco, dün Efe'yle Arda'yı da alıp geldiler, Ali'yle tanışmaya. Baba olmadan evvel de zaten severdim neredeyse bütün çocukları ama, doğdukları günden beri Efe'yle Arda'nın yerleri ayrı... Babalarıyla Beykoz kırsalında kardeş zannedilerek başlayan dostluğumuzla filan ilgisi yok bunun, tamamen Efe'nin yaydığı büyüleyici etkiyle oluşan bir bağlanma hali...

Efe insanlığın geleceğini kurtaracak yeni önlemler düşünürken....

Efe meğer görüşmeyeli hiç boş durmamış, türlü insanüstü güçle donatmış kendisini, dünyayı kötülüklerden kurtarmak için amansız bir mücadele veriyor... Sağolsun lütfetti, beni de aldı takıma, ama öyle pat diye herşeyi açıklayamam, kusura bakmayın, lak lak lak konuşulacak mevzular değil bunlar...

3 Kasım 2007 Cumartesi

Yedisinde neyse yetmişinde de o...

Galiba sonunda ne hale geleceğimizin ipuçlarıyla birlikte doğuyoruz, ama işte bebeklere engin bir hoşgörüyle yaklaşan toplum bütün bu emareleri görmezden geliyor...
Benden aldığı genetik miras düşünüldüğünde elbette hiç şaşırtıcı değil ama, işte Ali'nin kafası nerelerden kelleşmeye başlayacağını ilk günden beri belli ediyor; minicik parmaklarda, dikkatli gözler kıl köklerini şimdiden seçebiliyor...
Kulaklar da kıllı; dökülecekmiş o kıllar fakat eminim günün birinde kendilerini yeniden acımasız bir şekilde belli edecekler. Bizim makinemiz maalesef Ali'nin Hobbit kulaklarını belgelemeye müsait değil. O kıllar gitmeden Enes gelse de süpersonik kamerasıyla çekse şu kulakların fotoğraflarını...