6 Eylül 2011 Salı

Goğum günü dilekleri


Ali'nin aylardan ağustos olduğunu duyduğundan beri sabırsızlıkla beklediği büyük gün geldi: "Ağustostan sonra eylül geliyor, 6 Eylül benim goğum günüm. Şimdi üçbuçuk yaşındayım, o zaman dört yaşında olacağım!"

4 yıl, dile kolay. İki yüz sekiz hafta eder, tam bin dört yüz altmış bir gün, saat hesabıyla otuz beş bin küsür saat…

Bütün bunlar insanın acayiplikler karşısında "hayatımda öylesini görmedim" diyebilmesini sağlıyor. Mesela iki yaşındayken böyle bir cümle kuramazsınız, komik olur. Ama dört yaşındaysanız, evet artık tecrübelisiniz, yeterince görüp geçirdiniz, yadırgamak hakkınız…

Bu doğumgününde birlikte olamayacağız, Tuba'yla birlikte yazın son günlerini değerlendiriyorlar, tatildeler... Ali'ye haftalar öncesinden sipariş ettiği hediyesini, hafta sonu vermek üzere, yarın alacağım. (Elbette minik bir araba. Üzerinde de numara yazması lazım, yoksa yarış arabası olmaz…) Doğum günü pastasınının mumlarını üflerken ne dileyeceğini ise bilmiyorum.

Benim onun için dileğim, eğer çok ileri gitmiş olmayacaksam, yaz tatili neşesini hiç kaybetmemesi, büyüdükçe ne kadar süper hızlı arabalara binerse binsin yürümenin, yüzmenin, sadece kendi kanatlarını kullanarak uçabilmenin nimetlerini hiç unutmaması; değerbilir bir insan olması yönünde olacak.

Şimdi sözü, kendisinin çok sevdiği "Borulardaki Ayı"nın yazarı Julio Cortázar'a bırakıyorum:
"Çocuklar doğaları gereği değerbilmez varlıklardır. Sevgili ana babalarına öykünmekten ileri gidemediklerinden bu da anlaşılır bir şeydir. Böylece, günümüz çocukları okuldan döner dönmez bir düğmeye basar, oturup televizyonda o gece oynayan diziyi izler, televizyon denen teknolojinin ne demek olduğunu düşünmek bir an bile akıllarının ucundan geçmez. Bu yüzden bakıyorum, bu ufaklıkların önünde tutup da bilimsel gelişim tarihini anlatmakta direnmek hiç de boşa gitmeyecek; elime ilk geçen fırsatı ganimet bilip gençlere insan gücünün hayran olunacak sonuçlarını sergilemek amacıyla, sözgelimi, tangır tungur bir uçaktan jete geçişi ele alayım, diyorum.
"Jet" örneği söylediklerimin en açık kanıtlarından biridir. Hiç uçağa binmemiş biri bile çağımızda uçak deyince akla gelen değerleri bilir: hız, kabindeki sessizlik, denge, uçuş ekseni.
Ancak bilim hiç bitmeyen bir arayışın ta kendisi olduğundan, "jet"ler çok geçmeden günü yakalayamaz olmuş, geri kalmakta gecikmemiştir. Onların yerine insan dehasının daha yeni ve daha inanılmaz örnekleri geçmiştir. Olanca gelişmiş olanaklarıyla bile yerlerini pervaneli uçaklar alana değin jetlerin birçok elverişsiz ve olumsuz yanı görülmüştür. Pervaneli uçakların sağladığı fetih çok büyük bir ilerlemenin göstergesi olmuştur, çünkü düşük hızda ve alçaktan uçarken pilotların yön belirlemesi için çok daha fazla olanak sağlanmış, kalkış ve inişlerde manevra koşulları daha güvenlikli olabilmiştir. Buna karşın, teknik adamlar daha ileri ve yeni iletişim araçları arayışında olduklarından kısa aralıklarla iki temel buluşu daha bizlere ardı ardına tanıtmışlardır, buharlı gemiler ve demiryollarına değinmekteyim. Bunların sayesinde ve o güne değin ilk kez olmak üzere, insanlar toprak düzleminde olağanüstü yolculuk yapma koşullarını, hem de değer biçilemez bir güvenirlik sınırı içinde, oluşturmayı başarmışlardır.
Bu tekniklerin birbirine koşut evrimini denizyolları ulaşımından başlayarak izleyelim. Açık denizde çok sık rastlanan yangın tehlikesi, mühendisleri daha güvenlikli bir düzenek bulmaya itti: Böylece yelkenlerle ulaşım düşüncesi ve daha sonraları (zaman diziminden pek de emin sayılmam gerçi) kürekle ulaşım tekneleri devinime geçirmenin en elverişli aracı olarak ortaya çıktı.
Bu son derece dikkate değer bir ilerlemeydi, ama yine de ileri teknikler suda ulaşım için en güvenilir ve kusursuz yöntemi sağlayıncaya değin çeşitli nedenlerle zaman zaman deniz kazaları olagelmiştir. Bu yöntemden söz ederken kuşkusuz yüzme edimine değiniyorum, bunun ötesine geçebilecek bir gelişme olabilecek gibi görünmüyor; gerçi bilim şaşkınlıklar üretmekte sınır tanımıyor.
Demiryollarına gelecek olursak, ünü uçaklarla karşılaştırılmayacak denli fazla olmakla birlikte, bunların da yerini posta arabaları almış bulunmaktadır; posta arabaları havayı karbon ya da petrol gibi yakıtların dumanıyla kirletmez ve bırakırlar yolcuları geçtikleri güzel yerlerin görünümlerinin ve yük beygirlerinin gücünün olanca tadını çıkarsın. Bisiklet, son derece üst düzeyde bilimsel bir ulaşım aracı olup tarihsel olarak demiryolu taşımacılığı ile posta arabası arasında konumlanır, ancak tam olarak ortaya çıkış anı tanımlanamamaktadır. Öte yandan, gelişmenin en son halkasını oluşturan aşamanın ortaya çıkışı ise iyi bilinir. Posta arabalarının yadsınamayacak rahatsızlığı insan zekâsını öylesine bilemiştir ki bu zekâ başka hiçbir araçla karşılaştırılamayacak bir ulaşım aracını bulmuştur: yaya yürümek.
Yayalar ve yüzücüler işte böylece bilimsel piramidi taçlandırmışlardır. Bunu herhangi bir kumsalda gözlemleyip kanıtlamak çok kolay olacaktır; bir yanda dalgakıranda dolaşıp gezen kişiler denizde yüzenlerin evrimini keyifle izlemektedirler. Belki de kumsallara onca insanın doluşması bu yüzdendir. Çünkü çoğu çocuk bu teknik gelişmeyi göz ardı etse de, sonuçta tüm insanlık teknikteki ilerlemelere işte böyle alkış tutmaktadır, özellikle de ücretli dönemsel yaz tatili devresinde."*

*Julio Cortázar, "Paha Biçilmez Gömüdür Gençlik", Son Raunt, YKY, 2009. (Çeviri: Ayşe Nihal Akbulut)