28 Haziran 2012 Perşembe

Hak taaddüd eder...

Dayım Ahmet Çakmak

Tek çocuk değilim ama ben doğduğumda bütün kardeşlerim çoktan çocukluktan çıkmıştı. Benim "tek çocuk"luktan çıkmam, Ahmet dayımlar İstanbul'a döndüklerinde oldu. Büyükler, küçükler, akranlarım, ne zaman sıkılsam beş adım ötemdeydiler artık. Annem mümkün değil izin vermediği için bir parçası olamadığım Isparta'daki cennet, bir anda yanıbaşıma gelmişti.

Dayımla ilgili öğrenmem gerekenleri hemen öğrendim: 
Alet çantasına asla dokunma, kütüphaneden aldıklarını işin bitince aldığın yere, aldığın gibi bırak!

Dayımın kütüphanesinde olup da bizde olmadığına en çok hayıflandığım kitap nedense Japon Kültürü diye bir şey olmuştu. Semtler değişti, evler değişti, eşyalar değişti, hala dayımlara gittiğimde gözüm kütüphanede onu arar. Eskiden hep yaptığım gibi alıp birkaç sayfa okumasam da, orada olduğunu görünce, sanki çocukluğumdan bugüne çıkan ve sadece benim bildiğim bir patikayı hatırlamış olurum.

Geçtiğimiz nisan ayında dayım öldü. Son üç gününde hastanede, başucundaydık. Kutunun dibinde kalan tek bir damlayı bile ziyan etmemeye kararlı,  etraftakilerin çıkan hırıltılarla irkilmesini zerre umursamayan bir çocuğun iştahıyla alıp verdiği son nefeslerini dinledik. 

Uzun süren ve çok ızdırap veren hastalığından şikayet ettiğini hiç duymadım, ama tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu ve bütün hayatı boyunca pervasızca koruduğu o efsanevi şahsi özerkliği için endişeleniyordu. "Hastalığın kötü tarafı, başkaları sana tahakküm etmeye başlıyor, kendi iraden yokmuş gibi davranıyorlar" diyordu iyileşeceğinden umudu kesmeyip sürekli başka bir doktor, değişik bir tedavi,  yeni bir ilaç önerenlere kızarken. Onun için aslında neyin daha iyi olduğunu söylemeye cür'et edebilenleri "hakîkat taaddüd eder" diyerek susturuyordu. 


Zaten onunki kadar büyük bir özerklik iddiasını da ancak çoğulculuğa inanan biri taşıyabilirdi.

İlk komşuluğumuz, benim yatılı okula başlamamla akamete uğramıştı, sonuncusu umarım çok daha güzel bir muhitte, ilanihaye devam eder…