16 Mart 2009 Pazartesi

Nasıl bir his?


Ali doğmadan başlamıştı insanlar sormaya: "Nasıl bir his?" "Baba olunca neler değişiyor?"

Önceleri ne cevap vereceğimi bilemiyordum: "Iıııı, anlatması sahiden çok güç"... "Ne olsun, birbirimize alışmaya çalışıyoruz daha." 

Ama bir yandan da ister istemez düşünüp duruyordum, "sahiden nasıl bir his babalık?"

Sonra bir gün, Galatasaray'dan Beşiktaş'a doğru yürüyordum. O yol benim için, her şeyden önce öğrencilik demek. Lise sondayken, "çok istiyoruz ama nasıl bir yermiş bu Galatasaray Üniversitesi, bir bakalım" diyerek ufak bir gezintiye çıkmıştık Kadir'le, cidden dün gibi geliyor... Hava karardıktan sonra biten derslerin, sınavların ardından bütün sınıf hep birlikte yürüdüğümüz, Galatasaray'ın köpeklerinin bazen Beşiktaş'a kadar bize eşlik ettikleri o yolda, 94'ten beri, sırtımda çantam, sürekli yürüyorum, o yolda hala herşeyden çok öğrenciyim.

İşte bu sefer yalnız başıma, Galatasaray'dan çıkmış, Beşiktaş'a doğru yürüyordum öğrenci öğrenci. Öğleden sonra, etraf tenha, karşıdan bir çocuk geliyor, belli ki o da öğrenci. Telefonu çalıyor çocuğun, arayan babası. Bir anda dank ediyor, ben artık çocukla değil, belki babamla yaşıt olan babasıyla özdeşleştiriyorum kendimi... 

Baba olduğumu ilk orada, sahiden bambaşka bir şekilde fark ediyorum, ama bu bir şey değil...

Bir iki ay oluyor, abimle birlikte daha önce bahsettiğim Hasan Aycın sergisi’ne gittik yeniden. İşte öyle ortalık yerde durup sohbet ediyoruz, senelerdir görmediğim bir sürü tanıdık abime gelip, “Süleyman, koca adam olmuş bu yahu, dün gibi geliyor, bacak kadardı”, “vah vah, o uzuun saçlar gitmiş” filan diyorlar, ben abimi tanıştırıyorum başkalarıyla, “Süleyman Özdil, abim”... 
Sonra daha önce hiç tanışmadığım biri, büyük bir nezaketle gelip soruyor: “Pardon siz Ali’nin babası mısınız?” 



Tanışıyoruz. Hayır, ortak tanıdıklarımız yokmuş. Yalnızca “Ali, Babası ve Kırk Haramiler” vesilesiyle tanıyormuş Ali’yi... 

Çocukluğumuzu bilen yetişkinlerin, bizleri her gördüklerinde, “aaa koca adam olmuş bu”, “aman Allah’ım daha dün şu kadarcıktı, etrafta koşturuyordu” demeye başladıkları dönemlerde, anne babalarımız da gizleyemedikleri bir iftiharla, “eskiden onu filancanın oğlu/kızı diye tanırlardı, artık bizden onun annesi/babası diye bahsediyorlar” demeye başlarlar; biz de büyüdüğümüzü anlarız. Bu bilmediğim bir şey değildi... 

Günün birinde ben de kendi döngümü tamamlayarak “Ali’nin babası” oluverecektim elbette, o gün şaşıracağımı da sanmazdım. Ama bu kadar çabuk?

Ali-chan!



Uzun zamandır, havalar azıcık düzelse de Ali’yle bir yerlere gitsek diyorduk. Dün sabah güneşi görür gibi olunca heveslendik, "Pera Müzesi’ne gidelim, Kurosawa sergisini de görürürüz, İstiklal Caddesi’nde dolaşırız" diye. Biz evden çıkıncaya kadar güneş çoktan kaybolmuştu, hatta hafif hafif yağmur da başlamıştı ama yılmadık, sıkı sıkı giyinip kendimizi sokağa attık...

Cumartesi günü trafiğe açılan Kağıthane-Kasımpaşa tünelini de merak ediyorduk; nerde başlar, nerde biter, işte onu da görmüş olduk. Dolapdere üzerinden hoop diye Tarlabaşı’na çıkıverdik...

Müze sakindi çok, umarım ortalığın kargaşasından müzenin dinginliğine sığınan haftasonu ziyaretçilerine, Ali’nin sevinç çığlıklarıyla hayatı zindan etmemişizdir.

video

Önce Kurosawa sergisini gezdik, çok beğendik. Kurosawa’nın, filmlerini neredeyse sahne sahne işlediği storyboardlarından seçilen desenlerden oluşuyor sergi, 26 Nisan’a kadar da devam ediyor.

Çekik gözlü dedeler
Ali Ran’ın yaşlı samuraylarının, Dreams’in Van Gogh’un tarlalarından buraya misafirliğe gelmiş gibi duran asırlık değirmencisinin önünde “dede, dede!” diyerek kendinden geçti. Bir de “Tilkinin Düğünü” diye bir tablo vardı, yine Dreams filminden. Böyle bir sürü tilki, süslenip püslenmişler rengarenk düğüne gidiyorlar...

Tilki tabii Ali için fazla sofistike kalıyor, ama ne gam: “Pisi pisi” adını verdiği o tablo, sonra bir tünelin önünde ağzından köpükler fışkırarak zavallı bir adama havlayan ürkütücü “havhav”; “dede”lerle birlikte favorisi oldu...

Pisi pisi...

Hav hav!

Dönem başında Hülya hanım ve Ayşe Bala’yla Udonya’da buluşmuştuk. Ali, garip bir dilde anlaşılmaz şeyler konuşan çekik gözlü amcaların masalarına yanaşıp, Udonya'nın değişik ve çok lezzetli yemeklerinden tadıp, ilk japon kültürü tetkiklerini gerçekleştirmişti. Kurosawa ile de japon sanatına bir giriş yapmış oldu...

Arkada japon amcalar, elde haşi!

Arigato Hülya-san!

Müzede aynı anda, Galatarasaraylı ressamlar sergisi de vardı, orda da Halife Abdülmecid imzalı Sultan Aziz tablosu Ali’den büyük tezahürat aldı. “Dede, dede!”

Bu da şah dede!

Müzenin daimi koleksiyonunda yer alan "Kaplumbağa Terbiyecisi" ise, tahmin edersiniz, Ali için de bulunmaz nimet: hem dede var, hem de minicik hayvanlar...

İşte böyle müzenin katları arasında dolaşmaktan yorulup, caddeye çıktık. Yağmur dinmişti Allah’tan, şöyle bir dolanıp yemeğimizi yedik, dönüşte caddede gerçek bir kedi bile gördük, daha ne olsun!